George Wilhelm Friedrich Hegel

Büyük bir sistem kurarak, Kant’ın imkansız oldu­ğunu söylediği şeyi gerçekleştirmiş, yani rasyonel bir metafizik kurmuş olan ünlü Alman filozofu. 1770-183 1 yılları arasında yaşamış olan Hegel’in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes [Tinin Feno­menolojisi], Wissenschaft der Logik [Mantık Bilimi], Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse [Felsefi Bi­limler Ansiklopedisi], Grundlinien der PhilIosophie des Rechts [Hukuk Felsefesinin İlkeleri].

Metafiziği: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin apriori katego­rileri ve bilginin formlarını, kalıplarını sağla­dığı için, bilginin mümkün olduğunu söyle­mişti. O bilginin, bu apriori kalıplarının insandan, içeriğinin ise dış dünyadan, insa­nın dışındaki gerçeklikten geldiğini savun­muştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye apri­ori, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formla­rı kadar içeriğinin de zihnin eseri, ürünü ol­ması gerektiğini savunur. Nitekim o, bilginin tüm öğelerinin zihnin eseri olduğunu kabul etmiştir.

Hegel’e göre insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve in­sandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle zih­nin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin nesneleri bizim zi­hinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bun­dan Hegel’e göre, şu sonuç çıkar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel’in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını ver­diği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık­tır. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist’in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiğine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan akımın işleyişin­de olduğu kadar, doğada da açığa çıkar. Yani, Geist kendisini Hegel’e göre, doğa­da ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliğin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaşılabilir. Bu Mutlak Akıl dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilin­cinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalışmaktadır. Söz konusu evrim sü­reci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaşılır bir varlık haline gelme çabasıdır. Düşünce ile varlığın, mantık ile metafizi­ğin bir ve aynı gerçekliğin iki farklı yüzü ol­duğunu söyleyen Hegel’de Mutlak Zihin sta­tik bir varlık değil, fakat dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık değil, fakat özel bir bakış açısından görüldüğünde, dünyadır. Hegel‘in dinamik bir süreç olarak betimlediği bu mutlak var­lık, onun diyalektik adını verdiği üçlü adımlardan oluşan hareketlerle değişir ve ge­lişir. İşte dünya, varlık, tarih, kültür ve uy­garlık dediğimiz her şey Mutlak Zihnin üçlü adımlardan oluşan diyalektik hareketlerin­den meydana gelir. Evren, kendisinde mut­lak Aklın amaçları ya da hedeflerinin ger­çekleştiği bir evrim sürecidir.

Hegel’in bu anlayışı, teleolojik ya da or­ganik bir anlayıştır. Evrimde en önemli şey, başlangıçta varolandan ziyade, sonuçta orta­ya çıkandır. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında ger­çekleşir. Mutlak olan özü itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla ilgilenir; o, bir evrenin başka bir evreden nasıl zorunlu olarak çıktığını göstermek durumundadır. Bu hareket doğada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak ger­çekleşir. Hegel’e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci betimleyebi­lir. Düşünür evrenin anlamını bildiği, evren­sel dinamik aklın kategorilerini, işlemlerini yakaladığı zaman, en yüksek bilgi düzeyine yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel evrimiy­le çakışır; öznel düşüncenin evrimi ve kate­gorileri, evrenin kategorileriyle bir ve aynı­dır. Düşünce ve varlık özdeştir.

Yöntem: Mutlak varlığın bilgi ya da dü­şünce süreciyle doğal süreci kapsayan geliş­me süreci, Hegel’e göre, diyalektik yoluyla gerçekleşir. Diyalektik, hem düşünmenin hem de bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünme de varlık da hep karşıtların için­den geçerek, karşıtları uzlaştırarak gelişir. Felsefenin görevi şeylerin doğasını anla­mak, şeylerin doğasının, varoluşunun, özü­nün ve amacının ne olduğunu bildirmek ise eğer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem olmak durumundadır. Yöntem, evrendeki rasyonel süreci yeniden yaratıp ifade etmelidir. Bu amaca ise, Hegel’e göre, gizemli bir biçimde, dahinin sezgileriyle veya daha özel bir yolla ulaşılamaz.

Hegel felsefenin, Kant’ın da belirtmiş ol­duğu gibi, kavramsal bilgi olduğunu öne sürer. Fakat biz gerçekliği soyut kavramlarla tüketemeyiz; zira gerçeklik, soyut kavramla­rın gereği gibi yansıtamayacağı, hareket halindeki dinamik bir süreçtir. Çünkü ger­çeklik olumsuzlamalarla, çelişkilerle ve kar­şıtlıklarla doludur. Bir şeyi gerçekte olduğu şekliyle anlatabilmek için, Hegel’e göre onun hakkındaki tüm doğruları ifade etme­miz, onun tüm çelişkilerini belirtmemiz ve bu çelişkilerin nasıl uzlaştırıldığını göster­memiz gerekir. Bu ise, diyalektik yöntemle olur.

Buna göre, düşünce diyalektik olarak ilerlediğinde, en basit, en soyut ve içerik ba­kımından en boş olan kavramlardan daha kompleks, daha somut ve daha zengin kav­ramlara doğru ilerler. Hegel’in diyalektik yöntem adını verdiği bu yönteme göre, biz işe soyut ve tümel bir kavramla başlarız (tez); bu kavram bir çelişkiye yol açar (anti­tez); birbirlerine çelişik olan bu iki fikir, ilk iki kavramın bir birliğini ifade eden üçüncü bir kavramda uzlaştırılır (sentez). Yeni kav­ram da yeni birtakım problem ve çelişkilere yol açar, öyle ki bunların da başka kavramlarda çözümlenmesi gerekir. Diyalektik süreç, bundan dolayı kendisinde tüm karşıt­lıkların hem barındığı ve hem de çözüldüğü, nihai ve en yüksek kavrama ulaşılıncaya kadar sürer.

Bununla birlikte, tek bir kavram, en yük­sek kavram bile olsa, bütün bir gerçekliği göstermez. Tüm kavramlar yalnızca kısmi doğrulardır. Bilgi bütün bir kavramlar siste­minden meydana gelir. Doğruluk ve bilgi, tıpkı rasyonel gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir mantıksal süreçtir. Buna göre, bir düşün­ce zorunlu olarak başka bir düşünceden çıkar; bir düşünce, başka bir düşünce mey­dana getirmek üzere kendisiyle birleşeceği düşüncede, bir çelişkiye yol açar. Diyalektik hareket düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisi açmasıdır.

Hegel’e göre, filozof un yapması gereken şey, düşüncenin tanımlanan şekilde kendi mantıksal akışını izlemesine izin vermektir. Bu süreç tam olarak ve gereği gibi gerçek­leştirildiğinde, dünyadaki süreçle bir ve aynı olan bir süreçtir. Hegele göre, Mut­lak’ın, Geist’ın diyalektik hareketinin birin­ci adımında O, kendisindedir. Burada Geist, henüz bir imkanlar ülkesidir. O, kuvve ha­linde olan gücünü henüz gerçekleştirmemiş­tir (Tez). Bununla birlikte onun kendisini bilmesi, tanıması için, Geist’ın kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir.

Geist, Mutlak Zihin bu amaçla kendisini ilk olarak doğada gerçekleştirir (Antitez). Doğa dünya dediğimiz şey, Hegel’e göre, karşıtlaşmış, farklılaşmış hale gelen mutlak varlıktır. Soyut ve farklılaşmamış halde bu­lunan İde’nin tek tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. O, şimdi kendisinden başka bir şey olmuş, özüne aykırı düşmüştür. Geist, Mutlak Zihin. Tin doğada kendisine yabancılaşmış, kendi özü ile çelişik bir duruma düşmüştür. Bu çelişki, diyalektik sürecin üçüncü basa­mağında, kültür dünyasında ortadan kalkar (Sentez). Bununla da, Geist yeniden kendini bulur, kendine döner, ancak o, bu kez bilin­cine tam olarak varmış, özgürlüğe kavuşmuş durumdadır. Zira, Geist’in yasası, doğal dün­yada zorunluluk, buna karşın kültür dünya­sında özgürlüktür.

Kültür felsefesi: Geist, kendisini kültür dünyasında diyalektiği n üçlü hareketi gere­ğince, Sübjektif Geist (Öznel Ruh), Objektif Geist (Nesnel ruh) ve Mutlak Geist (Mutlak Ruh) olarak açar. Buna göre, subjektif Geist en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirin. Geist, kendi­sine yönelmiş Özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır. O, henüz gelişmemiş bir ruh halindedir ve bu haliyle antropoloji biliminin araştırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doğa­dan tümüyle sıyrılamadığı bu aşamada, ona karşılık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aşamada ‘duygu haline’ ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en ge­lişmiş ve tamamlanmış şekli ‘kendini hisset­me’dir ve bu, bilince giden bir ara basamak­tır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aşamalarından geçerek kendini özgür bir Ben (Ruh, Zihin) olarak tanır.

O, bundan sonra başka benlikleri de tanır ve kabul eden. Böylelikle, Geist kendisini Nesnel Tin olarak gerçekleştirir ve ortaya ahlâklılık ve Devlet çıkar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel ku­rallara ve öznellikten nesnelliğe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel Ruh ya da Tin orta­ya çıkmış olur. Tarih dediğimiz şey, Hegel’in gözünde, halklarda beliren Ruhun gelişmesinden başka bir şey değildir. Tari­hin belli bir anında, belli bir halk, Tinin ge­lişmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlâk ve tarih alanındaki bu nesnelleşmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıma­sı, mutlak Ruhun bilincine varması söz ko­nusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eğilimlerin alanında, herkes için geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlâk devlet şeklinde kabul eden Tin, bütün ko­şullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü farketmeye başlar. Böylelikle, Mut­lak Ruh haline gelir.

Tarih Felsefesi: Hegel, şu halde tarihin kaba olguların toplamından meydana gelen gelişigüzel bir bütün, olayların anlamdan yoksun bir ormanı değil de, Tinin kendi kendisini diyalektik olarak açımladığı an­lamlı bir süreç, özgürlük bilincinin bir iler­lemesi olduğunu düşünmüştür. Tarihin tele­olojik bir tarzda anlaşılması gerektiğini öne süren, tarih felsefesinin tinin ve özgürlüğün “gelişme basamaklarını bir bütüne doğru gitmek üzere birbirine bağlanan ‘halkalar’ olarak, halkların kültürel gelişiminde onla­rın geliştirdikleri devlet tiplerinde izledikle­rini” söyleyen Hegel, dünya tarihine mal olmuş dört dünya devletini, sırasıyla 1- Doğulu, 2- Grek, 3- Roma, 4- Hıristiyan Cermen olarak, özgürlük bilinci açısından şöyle de­ğerlendirmiştir.

Çin, Hint ve İran’ı kapsayan Doğu dünya­sında zorba hükümdar dışında hiç kimsenin özgürlüğü yoktur. Modern anlamı içinde kendine ait bir iradeden yoksun bulunan öz­nelerden meydana gelen Doğu uygarlığında sadece hukuk değil, fakat ahlâklılık da dış baskı ve zorlamanın ürünü olmak durumun­dadır. Özgürlük bilincinin ilk kez olarak zuhur ettiği, özgür bireysellik idesi tarafın­dan şekillenen Grek dünyasında da bireyin özgürlüğü yeterince gelişmiş değildir. Yunan’da özgürlük bilincinin yeterince ge­lişmemesinin iki nedeni vardır: Bunlardan birincisi, Yunan özgürlük düşüncesinin köle­liğe izin vermesidir. Dolayısıyla, Doğuda en iyi durumda yalnızca tek bir kişinin Özgür olduğu yerde, Grek dünyasında, sadece bazı, köle olmayan insanlar özgürdür. İkincisi, kendi kent devletleriyle ayrılmazcasına birleşmiş, hatta özdeşleşmiş olan Yunanlılar da, özgürlük için gerekli olan eleştirel dü­şünce ve refleksiyondan yoksundurlar. Do­ğunun despotik yönetim modeline bir anlam­da yeniden dönüşü ifade eden Roma dünyasında bireyin özgürlüğü tanınır. Bununla birlikte, Hegel’in “bireyin soyut öz­gürlüğü” adını verdiği bu özgürlük, gerçek özgürlük veya somut bireysellik olmayıp, Roma’nın mutlak iktidarı karşısında sallantı­lı bir durumda bulunan, yalnızca hukuki veya formel bir özgürlüktür. Nitekim bu dö­nemde bireyler, ona göre, gerçek özgürlüğe, Stoacılık, Epikürosçuluk veya Şüphecilik gibi felsefelere sığınarak ulaşabilmişlerdir.

Hegel‘in özgürlük bilincinin gelişmesi olarak gördüğü dünya tarihinde pozitif çözü­mü Hıristiyanlık sağlar. Zira, Hıristiyanlık içinde, insanın insan olarak özgür olduğu bi­lincine varılmış ve böylece tin, özgürce kendi özgül doğasını yapmaya geçmiştir. Bu bilinç, önce dinde, yani tinin en derin köşe­sinde ortaya çıkmıştır; ama bu ilke dünyasal özünü de kurmuştur. Örneğin, Hıristiyan di­ninin kabulüyle birlikte kölelik ortadan kalk­mış ve böylece, devletlerde özgürlük yavaş yavaş egemen olmuştur.

Modern dünyada özgürlük yolundaki en önemli adım ise, hiç kuşku yok ki Refor­masyondur. Bu bağlamda anahtar tenimler olarak “basitlik” ve “yürek”i kullanan Hegel’e göre, Reformasyonla birlikte, tek tek her insan varlığının Tanrı’ya doğrudan tinsel bir temas içinde olabildiği, birey vic­danının hakikat ve iyiliğin nihai yargıcı ol­duğu ortaya çıkmıştır. Ama esas Aydınlan­mayla birlikte, kendilerinin gerçekliğin efendileri olduklarını düşünen insanlar kendi kimliklerini akıl olarak belirleyip. evrensel düşünce özgürlüğüne sahip olduklarını gör­müşlerdir. Kendi akıl yürütme güçlerini haki­kat ve iyiliği yargılamada özgürce kullanabile­ceğini gören Aydınlanma insanı, bütün eşya ve kurumlarıyla dünyanın ancak aklın genel ilkelerine uyduğu zaman, onayla­nıp temellendirilebileceğine inanır. Aydın­lanmanın başka ülkelere aktardığı evrensel ilkelerin değerini tanıyan Hegel, bununla birlikte, onun bir bütün yapısı hakkında eleş­tirel bir tavır takınır.

Aydınlanma Eleştirisi: Aydınlanmanın ­Verstand düzeyinde kaldığını, Vernunft dü­zeyine hiçbir zaman erişemediğini, dolayı­sıyla onun insanları açıkça bireyler olarak ayırt ederken, birbirlerinden bağımsız bi­reyler olarak gördüğünü, fakat onların için­de yer aldıkları cemaati unuttuğunu söyle­yen Hegel’e göre, Aydınlanmanın siyaset teorisi de atomistiktir. İşte bundan dolayı da, Aydınlanma sadece bizi çevreleyen dün­yadaki dışsal, bireysel nesneleri görür; fakat dünyayı Tanrı, Geist, ya da akıl tarafından konmuş bir düzen olarak görmez. Aydınlan­manın gördükleri doğru olmakla birlikte, iflah olmazcasına kısmidir. O her şeyin kut­siyetini elinden alır, çünkü dünyayı insanın inceleme ve kullanımına açık bir nesneler yığını olarak görür; onu aklın tezahürü, sudüru olarak görmez. Aydınlanmanın değer teorisinin yararcı bir teori olmasının nedeni, Hegel’e göre, budur. Bütün nesneler kullanılmaya hazır şeyler olarak görülür. Onların bir saygı tavrı talep eden daha yüksek bir şeyin tezahürü olarak görüldükleri boyut ortadan kalkmıştır. Nesnelerin değeri kendilerinin dışında, özneler, insanlar tarafından kullanılmaları olgusunda bulunmalıdır.

Aydınlanma ve Aydınlanmanın sonucu olan Fransız Devriminin aynı temel üzerinde bir diğer yanlışı da, onun soyut felsefe ilkeleri halkın eğilim ve yönelimlerini hiç dikkate almadan uygulamaya kalkışmasından oluşur. Ki bu teşebbüste, varolan cemaatle onu meydana getiren bireylerden tecrit edilmiş bir tarzda değerlendirilmemesi gereken akla dair yanlış bir kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Hegel‘e göre, böyle bir teşebbüste hukuk ve ahlâk düzeni halka bir dayatma olup çıkacağı için, o bireyin özgür­lüğü bakımından bir kısıtlama oluşturur. Bu nedenle, ihtiyaç duyulan biricik şey, bireyin çıkarlarıyla bütünün çıkarlarının ahenk için­de olacağı, rasyonel bir tarzda düzenlenip örgütlenmiş, organik bir cemaattir.

Özgürlük ve Etik Anlayışı: Nasıl ki soyut felsefe ilkeleri bireylerin taleplerini, cemaa­tin ihtiyaçlarını hiç dikkate almadan uygula­maya kalkışmak Hegel için kabul edilmez­se, aynı şekilde bireylerin kendilerini vicdan ve kanaatlerine göre yönetmeleri de asla ye­terli olmaz. Bu, sadece öznel özgürlük olur. Nesnel dünyanın, yani bütün toplumsal ve politik kurumlarıyla gerçek dünyanın da rasyonel bir biçimde düzenlenmiş olması gerekmektedir. Çünkü nesnel dünya rasyo­nel olarak düzenlenmezse, kendi vicdanları­na göre eylemde bulunan bireylerin hukuk ve ahlâkla çatışmaya düşmeleri kaçınılmaz olur. Bu durumda, mevcut hukuk ve ahlâk düzeni bireylere düşman hale gelir, onların özgürlüklerine getirilmiş bir sınırlama olup çıkar. Oysa nesnel dünya rasyonel bir bi­çimde düzenlendiği zaman kendi vicdanla­rına göre hareket eden bireyler özgürce nes­nel dünyanın hukuk ve ahlâkına göre eylemeyi seçeceklerdir. Şu halde, ahlâkın hem öznel ve hem de nesnel bir boyutu ol­duğunu söyleyen Hegel‘e göre, bu takdirde bireylerin özgür seçimleriyle bir bütün ola­rak toplumun ihtiyaçları arasında tam bir ahenk olacağı için, özgürlüğe getirilecek bir sınırlamadan söz etmek mümkün olmaz.

Hegel bireyin organik cemaatte sahip ola­cağı hakiki özgürlüğü ortaya koymazdan önce, büyük bir güçle karşı çıktığı liberal özgürlük anlayışını tartışmaya açar. Söz ko­nusu özgürlük anlayışına göre, birey müda­haleye maruz kalmadığı, istediğini yapabil­diği ve yapmak istemediği şeyleri yapmaya zorlanmadığı sürece özgürdür. Bu özgürlük anlayışı, liberal iktisatçıların, tüketicilerin serbest pazarda satın almayı seçebilecekleri mal ve hizmetler üzerinde hiçbir sınırlama olmadığı, onlar tüketici tercihlerinde serbest bırakıldıkları zaman, Özgür olduklarını öne süren hürriyet anlayışıdır. Hegel, formu ol­ması, fakat içerikten yoksun bulunması an­lamında formel veya soyut özgürlük adını verdiği bu özgürlük anlayışının keyfi oldu­ğunu iddia eder. Hegel bu öznel özgürlük anlayışının yüzeyin gerisine nüfuz edeme­diği ve bireylerin güya kendi kendilerini belirleme görüntüsü altında, tercihlerinin ger­çek nedenlerini araştıramadığı için, bir yan­dan da yapay ve yüzeysel olduğunu düşünür. Oysa Hegel’in kendisi bu tercihlerin, bireylerin kendi kendilerini belirlemelerinin sonucu olmak bir yana, çoğunluk insanları etkin bir biçimde denetleyen dış faktörler tarafından belirlendiğine inanır. Hatta ve hatta, o tüketim toplumunu, daha sonra kar­şılamak üzere, çoğunluk gerçek olmayan birtakım ihtiyaçlar yarattığı için, yüzyıl ön­cesinden eleştirip mahkum eder. Ona göre, daha büyük konfor, daha fazla lüks ihtiyacı, insan varlıklarında kendiliğinden doğmaz, fakat onun yaratılmasında menfaati olanlar tarafından telkin ve teşvik edilir.

Hegel’e göre, ihtiyaçlarımız ve dolayı­sıyla isteklerle arzularımız içinde yaşadığı­mız toplum tarafından şekillenir; dahası, toplumun kendisi de tarihsel süreç içinde bir evre olmak durumundadır. Bundan dola­yı, bireyin her istediğini yapabilmesi anla­mında soyut özgürlük asla gerçek özgürlük olamaz; hiçbir müdahale ya da sınırlama ol­madan her istediğini yapmak Özgür olmak değildir; bu, özgürlüğe değil, fakat sadece bireyin kendi yaşadığı zamanın tarihsel güç­lerine tabi olduğuna işaret eder.

Buna karşın, gerçek özgürlük bu güçlerin bizi denetlemesine izin vermek yerine, bizim bu güçleri kontrol edebileceğimizi görmekle ilgili bir şeydir. Fakat bu nasıl mümkün olur? Hegel kendimizi başkalarının iradeleriyle çatışan bir iradeye sahip bağım­sız insan varlıkları olarak gördüğümüz tak­dirde, başka insanların varoluşunun bize her zaman, özgürlüğümüze sınır koyan, kısıtla­malar getiren yabancı hatta düşman bir şey olarak görüneceğini söyler. Bu durum, klasik liberal gelenekte olduğu gibi alınması gereken bir olguyu, dünyanın varolma tarzı­nı ifade eder, dolayısıyla, onun için yapılabi­lecek hiçbir şey yoktur. Oysa, Hegel için bu problem, bütün insanların ortak bir akıl yü­rütme melekesinden pay aldıklarını gördü­ğümüz zaman, kolaylıkla aşılabilecek olan bir problemdir. Dolayısıyla, ona göre, eğer bir cemaat rasyonel bir temel üzerine inşa edilebilirse, tek tek her insan onu, kendisine yabancı bir şey olarak değil, fakat kendi ras­yonel iradesinin bir tezahürü, cisimleşmesi ya da ifadesi olarak kabul edip benimser. Çünkü, ödevimiz rasyonel bir tarzda temel­leneceği ve akıl sahibi varlık olarak özümüzü ya da doğamızı gerçekleştirmek çıkarımıza olduğu için, işte o zaman ödevimizle kişi­sel çıkarımız örtüşür veya başka bir deyişle, kişisel çıkarla komünal değerler arasında ahenkli bir bağ kurulabilir.

Hegel katışıksız bir biçimde rasyonel olan soyut bir ahlâk anlayışının, belli bir zaman ve mekanda yaşayan insan varlıkları olarak özümüzün bir parçasını meydana ge­tiren moral değer ve ahlâki geleneklerle bir şekilde birleştirilmesi gerektiği inancında­dır. Başka bir deyişle, o bir toplum içinde şekillenen ahlâki doğamızla varlığımızın rasyonel boyutunun bir sentezini yapmaya kalkışır. Hegel’e göre, böyle bir sentez ger­çekleştiği zaman, içinde her birimizin bir yandan bütünün iyilik ve mutluluğuna kat­kıda bulunurken~ kendi gerçek tatmin, öz­gürlük ve mutluluğumuzu doya doya yaşa­yacağımız organik bir cemaate erişiriz. Yani burada, hem istediğimizi yapabilmek bakı­mından, öznel anlamda ve hem de tarihimi­zin akışı tarafından belirlenmek yerine, onu rasyonel bir tarzda oluşturabilmemiz bakı­mından, nesnel anlamda özgür oluruz.

G.W.F. Hegel, Bütün Yapıtları (Seçmeler) (çev. H. Demirhan), Ankara, 1976; G. W. F. Hegel, Tinin Görüngübilimi (çev. A. Yardımlı), İstanbul, 1986; G. W. F. Hegel, Hukuk Felsefesi­nin Prensipleri (çev. C. Karakaya), İstanbul, 1991; T. Bumin, Hegel, İstanbul, 1998; P. Sin­ger, Hegel, Oxford, 1983; P, Singer, “G. W. F. Hegel maddesi”. The Oxford Corn panion ta Phi­Jasophy (ed. Ted honderich ), Oxford, 1995