Özgürlopedi » Biyografiler K Harfi
Rss Feed
Tweeter button
Facebook button
Technorati button
Reddit button
Myspace button
Linkedin button
Delicious button

Biyografiler K Harfi Kategorisi

  Karl Raimund Popper

Bilim ve siyaset felsefesiyle uğraşmış olan, 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri.

Temel eserleri: The Logic ot Scientific Discovery [Bilimsel Keşfin Mantığı], Conjectures and Refutati­ons [Sınama ve Yanılmalar], Objective Knowledge [Nesnel Bilgi], The Poverty of Historicism [Tarihçiliğin Sefaleti] ve The Open Society and its Enemies [Açık Top­lum ve Düşmanları].

Bilim Felsefesi: Popper’ın felsefeye yaptı­ğı ilk büyük ve önemli katkı, bilime bir sınır çekme problemine getirdiği yeni çözümden oluşur. Onun zamanına dek kabul edilmiş olan görüşe göre, bilim tümevarım yönte­miyle seçkinleşir, yani bilim sonuçlarına, mantıksal analiz yerine, gözlem ve deney yöntemiyle ulaşır. Buradaki büyük güçlük ise, şudur: Ne kadar çok ve uzun süreli göz­lem yapılmış olursa olsun, eldeki veriler sı­nırlanmamış bir genellemenin, tümel bir önermenin doğruluğunu saptamak için hiç­bir zaman yeterli olmayacaktır. Örne­ğin, ‘Tüm kargalar siyahtır’ şeklindeki sınır­lanmamış bir genellemenin doğruluğu, bu dünyada şimdi varolan ve gelecekte varola­cak olan tüm kargaları hiçbir zaman gözlemleyemeyeceğimiz için, kanıtlanamaz. Bu ise, bizi şu endişe verici, kaçınılmaz sonuca götürün: Bilim, yalnızca doğanın düzenlili­ğine duyduğumuz inançla varolabilir ki, bunu da tanımlamak ve kanıtlamak, görü­nüşte imkansızdır.

Popper, işte bu durumun bir sonucu ola­rak, sınırlanmamış genellemelerin, deneyi­me dayanan tümel önermelerin doğrulana­mayacaklarını savunur, ancak bir yandan da bunların yanlışlanabileceklerine işaret eder. ‘Tüm kargalar siyahtır’ genellemesi hiçbir zaman doğrulanamasa bile, beyaz tek bir karga, onu yanlışlamaya yeter. Popper’a göre bilimde belirleyici olan yanlışlamadır.

O, bilimin, belirli özel koşullar altında gözlemlenen ya da gözlemlenecek olan açı­sından, her zaman tehlike içinde olduğunu savunur. Bilimsel teoriler, Popper’a göre, gözlemler beklentilerle uyuşmadığı takdir­de, terk edilmeye ya da değiştirilmeye mahkumdur. Buradan, hiçbir bilimsel teori­nin, ne kadar çok test ve sınamadan başarıy­la geçmiş olursa olsun, asla kesin sonuçlu olarak doğrulanamayacağı sonucu çıkar. Bu sonuç, Popper’a göre, bilim tarihi tarafından da doğrulanmaktadır: Newton fiziği gibi, doğruluğu test edilmiş ve geniş bir biçimde kabul görmüş olan bir teori bile, revizyon­dan kurtulamamıştır. Bilim, hiç kuşku yok ki, teorilerini geliştirebilir, onları tüm testlerden başarıyla geçmiş olan yeni kuramlarla değiştirebilir. Ancak bilim, hiçbir zaman doğayla ilgili olarak kesin, değişmez ve mut­lak doğrulara ulaşmış olduğunu iddia ede­mez. Popper’a göre, bilimsel bilgilerimiz, ta­rihte şimdiye kadar, yanlışlamaya yönelik tüm sistematik girişimlere karşın ayakta ka­labilmiş teoriler yığınından ibarettir.

Siyaset Felsefesi: Popper, toplum ve siya­set felsefesi alanında tarihsiciliğe ve holizme yönelik sert eleştirileriyle ün ka­zanmıştır. Tarihsel gelişmenin yasaları ya da ilkeleri bulunduğunu, bu yasa ya da ilkeleri bildiğimiz takdirde, insanlık tarihinde gele­cekte olup bitecek olayları, tıpkı bir astrono­mun ay ya da güneş tutulmasını önceden doğru tahmin etmesi gibi, önceden doğru tahmin edebileceğimizi savunan görüş ola­rak tarihsiciliğe şiddetle karşı çıkan Popper’a göre, insan toplumunu oluşturan sistemde öndeyiye yer yoktur; çünkü, burada gelişme­yi belirleyen temel etkenlerin başında, çev­remize ve içinde bulunduğumuz koşullara nasıl karşılık vereceğimizle ilgili kararlar gelir. Buna göre, örneğin teknolojinin çağ­daş toplum üzerinde bu kadar büyük bir etki yapacak güç haline gelebileceği, bir yüzyıl önce hiçbir şekilde tahmin edilemezdi. Pop­per için, seçim ve sorumluluk bireylerindir, bundan dolayı, üyeleri ister istesin, ister is­temesin, toplum bu şekilde gelişmek zorun­dadır’ demek için yeterli dayanağımız asla olamaz.

Siyaset felsefesiyle toplum görüşleri, bili­min doğasına ilişkin araştırmalarına sıkı sıkıya bağlı olan ve özellikle Açık Toplum ve Düşmanları adlı eserinin ikinci cildinde Marx’ı yoğun bir biçimde eleştiren Popper’a göre, Marx’ın görüşleri bilimin doğasıyla il­gili yanlış bir kabul ya da önyargıya dayan­maktadır. Marx kendisini, toplumu konu alan bir bilim adamı, topluma, onun nasıl işlediği­ni ve geliştiğini anlamak amacıyla, yansız ve önyargısız olarak yaklaşan bir araştırmacı olarak görmüştü. Marx’a göre, toplumlar de­ğişmez, statik varlıklar değildirler; toplumlar değişmektedir ve toplumlardaki bu değişme, yasasız olmayıp, değişmenin yavaş olan hı­zından dolayı, tarihe ilişkin araştırmalarla or­taya çıkarılabilecek yasalara uygun olarak gerçekleşir. Bu çerçeve içinde, Marx, tarihi konu alan araştırmalar sayesinde, feodaliz­min nasıl kapitalizmi doğurduğunu, insanlık tarihindeki bir evre olarak kapitalizmin nasıl gelişip, daha sonra yıkılacağını anlayabileceğimizi savunur. Buna göre, bilimsel sosya­lizmle tarihsel yöntem örtüşmektedir. Popper, işte bu noktada, Marx’ın bilimin nihai ve de­ğişmez doğruları keşfettiğine, bilimin doğru­larının zorunlu ve kaçınılmaz olduğuna büyük bir güçle inanmış olduğunu belirtir.

Popper için böyle bir analiz, kendi içinde iki temel yanlışı barındırmaktadır. Ona göre, bilimsel bilginin artışı ve gelişmesinin insanlık tarihinde çok güçlü bir etkisi oldu­ğu, ve bilgideki büyük birikim ve ilerleme, Newton ve Einstein gibi dahilerin kavrayış ve yaratıcılığına bağlı olduğu için, ne bilgi­deki artış ve ilerleme, ne de bu gelişmenin tarih içindeki sonuçları önceden kestirilebi­lir. Başka bir deyişle, bilimsel bilgideki biri-kim ve ilerleme insanlık tarihinin akışını büyük bir güçle etkilediğinden, fakat bilim­sel bilginin gelecekteki durumu ya da geliş­me seyri, mantıksal ya da bilimsel yöntem­lerle önceden kestirilemeyeceğinden dolayı, insanlık tarihinin gelecekte nasıl bir gelişme seyri içinde olacağına ilişkin olarak öndeyi­de bulunmak olanaklı değildir. Bu ise, teo­rik bir tarih, yani teorik fiziğe karşılık gelen ya da eşdeğer olan tarihsel bir toplum bilimi imkanının yadsınması anlamına gelmekte­dir. İşte bu, Popper’a göre, Marks’ın bilimsel araştırmanın doğasını yanlış anlamaktan oluşan birinci yanlışıdır.

Marx gibi, Popper da bilimsel yöntemin toplumu konu alan araştırmalara uygulanabi­leceğini düşünür. Bununla birlikte, onun yöntemi ve bilim anlayışı, Marx’ın savunucu­luğunu yaptığı bilim ve yöntem anlayışından farklılık gösterir. Tarihsel araştırmayla bilim­sel sosyalizmi özdeşleştiren Marx’tan farklı olarak, Popper’ın gözünde bilim, tarihsel araştırmayla, hatta tümevarımsal süreçlerle bile aynı değildir. Bilim, imgelemin, ilke ola­rak yanlışlanabilir olması durumunda, ‘bilim­sel’ olan hipotez oluşturma faaliyetini içerir. Oysa, Marx’ın, tarihsel değişmeyle ilgili de­ğişmez diyalektik yasaların keşfine dayanan iddiaları, yanlışlanabilir olmadıkları için, bi­limsel değildir. Ve Karl Popper, bu bağlam­da, bilimin kesin olmadığını ve olamayacağı­nı, yeni veriler ışığında sürekli olarak revizyona tabi olduğunu belirtir.

Karl Marx’ın ikinci yanlışı, bilimin toplu­mun bütününe uygulanabileceğini, bütün bir sistemle ilgili olan yasalar bulunduğunu dü­şünmesinden oluşur. Popper, buna holistik görüş ya da ütopik bir toplumsal planlama adını verir. Ona göre, kaçınılmaz ve zorunlu olup, toplumun bütününe uygulanan tarihsel yasalara duyulan inanç, toplumun bütünü­nün belirli bir plana göre yeniden biçimlen­dirilmesi ya da yapılandırılması gerektiği görüşüne götürür. Bütünü göz önüne aldı­ğında, insan faktörünü zorunlu olarak göz­den kaçıran bu yaklaşım, toplumun yeni baştan kurulması ve yapılandırılmasının mümkün ve zorunlu olduğuna önceden karar verir ve toplumun varolan yapısını kökten bir biçimde değiştirir. Karl Popper’a göre, Marx’ın ikinci yanlışı da bundan, yani onun bilimin deneme ve yanılma yöntemine dayandığını bir türlü görememesinden kay­naklanmaktadır. O, bunun tam tersine, özel problemler için özel yaklaşımların söz ko­nusu olduğunu belirtir, kurumların kötü yö­netici tehlikesini en aza indirgeyecek şekil­de düzeltilmesi ve geliştirilmesini ister.

Popper, yaşamayı her şeyden önce ve her şeyin üstünde bir sorun çözme faaliyeti ola­rak gördüğü için, sorun çözmeye elverişli olan toplumlar ister. Sorun çözme ise, çözüm denemelerinin cesaretle ortaya atıl­masını, sonra da bunların eleştiriye ve hatta eleme işlemine tabi tutulmasını gerektirdiği için, Popper karşı önerilerin engellenmeden ortaya atılmasına, bunların eleştirilmesine, sonra da eleştirilerin ışığında, bunlarda ger­çek değişiklikler yapılmasına izin veren toplum biçimleri istemektedir.

Popper, her çeşit ahlâk düşüncesi bir yana, bu gibi çizgiler boyunca örgütlenmiş bir toplumun, başka türlü örgütlenmiş bir topluma oranla, sorunlarını çözmekte daha etkili ve dolayısıyla daha başarılı olduğuna inanır. Popper’a göre, teorik konularda oldu­ğu gibi, pratik alanda da doğru yanıtlara sahip olabileceğimizden asla emin olamayız. Bundan dolayı da, o, yönetim biçimi olarak demokrasiyi, açık toplumu savunur, çünkü eleştirme ve tecrübe etme özgürlüğü en fazla demokraside vardır. Onun anladığı biçimiyle demokrasi, yöneticilerin toplum problemleri-ne önerdikleri çözümün umut verir gibi gö­rünmediği zaman, değiştirildikleri bir sistem­dir. Popper’ın gözünde, iktidarın kimlerin elinde olduğundan çok, iktidarın kişisel çıkar için olduğu kadar, toplumsal ya da siyasal dogmalar adına kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi büyük önem taşır.

  Karl Marx

1818-1883 yılları arasında ya­şamış ve düşünceleriyle oldukça etkili olmuş olan Alman düşünürü.

La Misere de la Philosophie [Felsefenin Sefaleti], Das Kapital [Kapital], Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilasophie [Hegel ‘in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı], Die Heilige Familie [Kutsal Aile], DIe Deutsch İdeoİogie [Alman İdeolojisi], Manifest der Kommunjstischen Partei [Komünist Parti Manifestosu], Die Klassenkampfe in Frank­reich [Fransa’da Sınıf Mücadeleleri] ve Grundrisse gibi eserlerin yazarı olan Marx, bir toplum teorisyeni ve düşünürü, fakat aynı zamanda bir filozof olarak, kariyerinin özellikle ilk döneminde yabancılaşma kav­ramı üzerinde yoğunlaşmıştır.

Marx yabancılaşma konusunda Hegel ve Feuerbach’tan etkilenmiş olmakla birlikte, daha sonra da onlardan ayrılmış ve örneğin dini yabancılaşmanın gerçekte yabancılaş­manın yalnızca bir türü veya daha doğru bir deyişle, emaresi olduğunu öne sürmüştür. Yine, o böyle bir yabancılaşma konsepsiyo­nunun, İnsan hayatının hem boş, değersiz ve yabancılaşmış olduğunu ve hem de doğru kavrayış ve sağlam bir yoruma erişil­mesi durumunda, gerçekte yabancılaşmış olmadığını savunmak bakımından olduğunu söyler. Hegel ve Feuerbach, İnsanların sadece kendilerini ve İnsanın yanlış anlayıp yorumladıkları için yabancı­laştıklarını söyler; buna göre, yabancılaşma bir yanılsamanın sonucu ya da kendisi olup, gerekli felsefi bilgeliğe sahip olunduğu zaman, doğallıkla son bulur.

Yabancılaşmanın toplum düzeniyle olan ilişkisini vurgulayan Marx, Hegel ve Feuer­bach’tan yabancılaşmanın nasıl sona erece­ği konusunda da ayrılır: Ona göre, İnsanla­rın modern kapitalist toplumda maruz kaldıkları sistematik yabancılaşma, İnsanın özüne veya gerçekliğe dair bilgelik yoksun­luğunun bir sonucu veya bir yanılsama değil, fakat bütünüyle gerçek bir durumdur. Burjuva toplum düzeninde yaşayan modern İnsan hayatının boş ve anlamsız olduğunu, onun hayatı gerçekten de boş ve anlamsız olduğu, o değerli ve anlamlı bir hayat tarzı­nı kendisi için imkansız hale getiren koşul­larda yaşadığı için, hissetmektedir. Yaban­cılaşma bağlamında temel problem öyleyse, yabancılaşmış bireylerin, özgürleşme yo­lunda, Feuerbach’ta olduğu gibi, düşsel bir­takım engeller değil de, zihindışı, gerçek engeller bulunmasından dolayı, anlamlı, ey­lemde bulunacak, değerli birtakım idealleri hayata geçirecek güçten yoksun olmalarıdır. öyleyse, yapılması gereken şey, öncelikle yabancılaşmayı ayrıntılı bir biçimde tanım­layıp ortaya koymak, ve modern toplumda, yabancılaşmaya yol açan ve İnsanın kendi­sini gerçekleştirmesine ya da özgürleşmesi­ne engel olan koşulların ortadan kalkması için mücadele etmektir. Filozofların şimdiye kadar yalnızca dünyayı çeşitli şekillerde yo­rumladıklarını, oysa artık önemli olanın dünyayı değiştirmek olduğunu söyleyen Marx’ın aklında işte bu mücadele, İnsanın yabancılaşmayı aşıp, özgürleşebilmesi için mücadele etmek vardır.

Yabancılaşmış bir İnsanın hayatını “İnsanın özüne” aykırı bir hayat tarzı veya İnsan doğasına uygun düşmeyen bir yaşam şekli olarak tanımlayan Marx, eserinin çeşitli yer­lerinde, işçilerin ürünlerinden uzaklaşıp, on­lara yabancılaştıklarını; onların içinde çalış­tıkları çevreyle yabancı ya da düşmanca bir ilişki içinde bulunduklarını; icra ettikleri işi, o doğal İnsani arzu ve özlemlerine en azın­dan ilgisiz olduğu için, kendilerine yabancı bir şey olarak deneyimlediklerini; işbölümü­nün, İnsanları katı kategorilere ayırması ve İnsanların faaliyetlerini birbirleriyle yabancı bir ilişki içine sokmasından dolayı, yabancı­laştırıcı bir sürece tekabül ettiğini; iktisadi sistemin, İnsanları başka insanların ihtiyaç­larına karşı kayıtsız hale getirerek, birbirle­rine yabancılaştırdığını söyler.

Marx’ın yabancılaşma anlayışı, şu halde, onun İnsan doğasına veya İnsanın özüne dair görüşlerine bağlıdır. Ona göre, İnsanın özünü belirleyen birinci unsur, onun her şey­den önce bir türün, yani İnsan türünün üyesi olan ve bu durumun bilincinde olan bir var­lık olmasıdır. İkincisi, İnsan yine özü gere­ği, başka İnsanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunan bir sürü hayvanı ya da sosyal var­lıktır. Üçüncüsü, İnsan nesnel bir varlıktır; dolayısıyla, o, içine kapanmak yerine, dış dünyaya yönelir ve kendisini üretim yoluyla ya da emeği sayesinde gerçekleştirir; yani, İnsan alet yapan, üreten bir varlıktır. Bunun­la birlikte, onda üretim kavramı İnsanın diğer özsel güçlerini dışta bırakmaz; nite­kim, İnsanın kendisini rasyonel olarak belir­lemesi, bilim ve sanatsal faaliyet, Marx’ta Özgür İnsanın üretiminin özsel bir bileşeni olmak durumundadır.

1- Evrensel,
2- Özgür,
3- Bilinçli (ya da rasyonel olarak kontrol edilen),
4- Toplumsal açıdan üretici faaliye­te, sadece insan yetilidir. Beşinci bir kapasi­te ya da üst kapasite ise,
5- Çok sayıda beceri ve meziyetin, biri ya da ikisinin etkin gelişi­mini ihmal etmeden, geliştirilme, yani bü­tünsel gelişme kapasitesidir.

İnsan, Marx’a göre, kapitalist düzende söz konusu özsel niteliklerinden uzaklaşır, özüne yabancılaşır. Yabancılaşmanın bütün boyutlarıyla vuku bulduğu yer, paradoksal olarak, dinamik üretkenliğiyle, herkesin ih­tiyaç duyduğu her şeye sahip olabileceği bir toplum düzeni yaratmaya fazlasıyla elverişli durumda olan burjuva kapitalist düzeni­dir. İşçi bu düzende her şeyden önce emeği-ne yabancılaşır. İşçi kapitalist düzende, yoğun işbölümünden dolayı, üretim eylemi­ne de yabancılaşır. Marx’a göre, kapitalist düzende, üretim, eylemleri mühendislik he­saplarına göre dikkatlice ayarlanan veya be­lirlenen bir kollektif işçi tipi sayesinde arttırılır. Üretim süreci büyük bir titizlikle planlanır, çok çeşitli işlemler birbirlerinden ayrılıp bağımsız hale getirilirken, işçiler de başat özelliklerine göre sınıflanır ya da gruplanırlar. İşçi artık üzerinde en küçük bir etkisinin bulunmadığı üretim faaliyetinde basit bir vida sıkıcısıdır. Çok daha önemlisi işçi kapitalist düzende emeğinin ürününe yabancılaşır. Çünkü o kendi ürettiği ürünün şöyle ya da böyle, en sonunda tahakkümü altına girer. Bu üç düzeyde yabancılaşma, Marx’ta yabancılaşmanın birinci boyutunu ortaya koyar: Tinsel yabancılaşma, yani bi­reylerin kendilerini olumlayamamaları, doğrulayamamaları ve fiilen gerçekleştire­memeleri durumu. Böyle bir yabancılaşma hali içinde, hakiki bir hayatın, dolu dolu bir yaşamın bütün içeriği boşalır, İnsanlar sade­ce hayatlarının değil, fakat kendilerinin de boş ve değersiz olduğu hissine kapılırlar.

Yabancılaşmanın İnsanın türsel varlığına veya başka İnsanlara yabancılaşmasıyla il­gili olan dördüncü düzeyi, bize yabancılaş­manın ikinci boyutunu, özgürleşmenin önündeki, kişisel olmayan veya anonim bir nitelik arzeden engelleri gözler önüne serer: Toplumsal yabancılaşma. İnsanın özünü ya da türsel varlığını ancak başkalarıyla ahenk­li ilişkiler içinde, bireylerin özgürce geliş­me ve hareket etme koşullarını hazırlamış bir cemaat hayatında veya komünal bir ya­şamda gerçekleştirebileceği dikkate alınır­sa, toplumsal yabancılaşma bireyin, kendi varlığının gerçek hayattaki görünümüne uygun düşen bir toplumsal toplumsal zeminden yoksun kalması anlamına gelir. Ni­tekim, İnsanlar arasındaki şeyleşmiş ilişkile­re, der Marx, ancak bu maddi güçleri kendilerine bağımlı kılan ve işbölümünü kaldıran bireyler son verebilir. Bu da cema­at veya hakiki toplum olmadan mümkün de­ğildir. Her birey kendi yeteneklerini her yönde geliştirme araçlarına yalnızca topluluk içinde sahiptir; dolayısıyla, kişisel öz­gürlük yalnızca cemaat içinde mümkün hale gelir.”

Toplumsal yabancılaşma, Marx’a göre, kapitalizmde farklı şekillerde ortaya çıkar. Bunlardan biri, sadece işçiler arasında değil, fakat aynı zamanda kapitalistler arasında da söz konusu olan rekabet olgusudur. Marx, kapitalizmde üretim araçlarını elinde bulun­duran kapitalistleri harekete geçiren ya da güdüleyen en önemli şeyin, onların olabildi­ğince çok kazanç elde etme arzuları olduğu­nu söyler. Kapitalistler, bu amaca ulaşabil­mek için, ya yeni teknikler icat etmek ya da elde olanları geliştirmek suretiyle üretim araç ve teknolojilerini sürekli olarak geliştir­mek durumunda kalırlar. Bu gelişmenin top­lum üzerinde

1) eskiye oranla çok daha fazla mal üretilmesi ve böylelikle de, üretim mik­tarının mütemadiyen artması ve
2) teknolojik gelişmenin benzeri meslek ya da işleri icra eden İnsan sayısının sürekli olarak azalması­na neden olması yoluyla yoğun bir etkisi olur; buna göre, maliyet azalırken, kapitalis­tin karı artar. Söz konusu üretim artışı sonu­cunda ortaya çıkan bu iki karşıt eğilim, rekabetle daha da belirginleşir. Daha fazla mal satmak ve böylelikle daha çok kar etmek isteyen iş adamı rakiplerini aşmak, alt etmek durumundadır. O bunun için fiyat kıran. Aynı üretim teknolojisinden rakipleri de yararlanacağı için, kapitalistin maliyeti biraz daha düşürebilmesinin tek yolu, Marx’a göre, emeğin payının, işçiye ödenen ücretin düşürülmesidir. Makineleşmeden do­layı zaten artan bir işsizlik söz konusuyken, işçiler bu yeni durum karşısında, varolan işler için kendi aralarında kıyasıya bir rekabete girer ve daha az ücretle çalışmayı kabul ederler. Başka bir deyişle, Marx’a göre, kapitalist sistemde İnsanlar sadece zen­gin olmak için değil, fakat karınları doyura­bilmek için de, birbirlerini ezer ve adeta yer­ler.

Toplumsal yabancılaşmanın başka bir gö­rünümü ise, Marx’a göre, her türden feti­şizmdir. O modern kapitalist toplumun yal­nızca teknolojiye değer vermekle kalmayıp, teknoloji tarafından üretilen nesnelere taptı­ğını da söyler. Bu düzende İnsanlara göste­rilen saygı, verilmesi gereken değer, tekno­lojiye ve teknoloji tarafından üretilen nesnelere verilir. Böylesine gerçek bir feti­şizm içinde, İnsanlar birbirlerini değeri ol­mayan makine ya da araçlar olarak görürlerken, makineler de tanrılaştırılır. Kapitalist toplum düzeni, şu halde, İnsanları birbirle­rinden tümden uzaklaştıran, toplumun İnsan için dayanılmaz hale geldiği, ahlâksız bir düzendir.

Marx kapitalizm eleştirisinden veya ka­pitalist toplum düzeninde yabancılaşmanın boyutlarına dair analizinden üç sonuca ya da teze ulaşır:

1- Kapitalist toplum düzeninde yaşayan İnsanların çok büyük bir çoğunluğu yabancılaşmıştır.
2- Bu yabancılaşmanın temel nedenleri, kapitalist üretim tarzı hakim olduğu veya varlığını devam ettirdiği sürece ortadan kaldırılamaz; dolayısıyla, yabancılaşmış insanların, bu düzende özgürle­şebilmeleri ya da kendilerini gerçekleştire­bilmeleri mümkün değildir.
3- Dolayısıyla, yabancılaşma ancak post-kapitalist bir düzen veya üretim tarzında ortadan kalkabilir; İnsan yalnızca burada özgürleşebilir.

Marx, kendisinde İnsanın her şeye yaban­cılaştığı bir sosyal düzen olarak tanımladığı kapitalizmin yıkılması gerektiğini ve kapita­lizmin yıkılışının yalnızca devrim, yani şid­det yoluyla olacağını söylemiştir. Kapita­lizmden sosyalizme geçişin barış yoluyla gerçekleşememesinin nedenini Marx, devle­tin, toplumun zenginliğini kontrol altında bu­lunduran egemen sınıf tarafından kullanılan bir araç olduğu görüşüyle açıklar. Egemen sınıf bu araç ya da aygıtı, kitleleri sömürmek amacıyla kullanır. Devletin tüm öğe ve bi­rimleri, Marx’a göre, statükoyu korumak için düzenlenmiş, yani egemen sınıfın iktida­rını sürdürebilmesi için ayarlanmıştır. Mah­kemeler, polis ve hatta hükümet, Marx’a göre, yönetici sınıfın çıkarlarını korumak için vardır. Bunlar, bir başkaldırıyla karşıla­şıldığı takdirde, hemen bastırırlar. Bundan dolayı, proletaryanın devrim dışında bir yolla egemen olabilmesi mümkün değildir.

  Karl Kautsky

1854-1938 yılları arasında yaşamış olan ünlü Avusturyalı demokratik sosyalist teorisyen.

Sosyalizm yolunda demokrasiye sımsıkı sarılan Kautsky, ihtilalci komünizme yöne­lik şiddetli eleştirileriyle ün kazanmıştır. Ona göre, demokrasi burjuva egemenliği ve hegemonyasının bir şekli değildir. Burjuva­zi aslında mülkiyet koşuluna bağlı sınırlı bir oy hakkına inandığı için, evrensel oy hakkı­nın uygulanır hale gelmesi, Kautsky’nin gö­zünde, işçi sınıfının başarısıdır. Onun gö­zünde demokrasi evrensel oy hakkıyla, sınıf mücadelesini sille tokat savaştan bir zeka savaşına dönüştürme yöntemidir. De­mokrasi, daha yüksek bir yaşam tarzının kendisiyle gerçekleştirilebileceği tek ve yegane yöntemdir ve sosyalizmin ilan ettiği şey medenileşmiş İnsanların haklarıdır.’ Onun sosyalizme, ve sosyalizm hedefine varmak için demokrasiye olan inancını pe­kiştiren başka bir etken de, Nazi deneyimi olmuştur. Kautsy nazizm benzeri rejimleri yıkmak için ihtilalci yöntemlerin kullanılabileceğini kabul etmekle birlikte, anayasal yönetimin bir kez kurulmasından sonra, sosyalizm yolunda yalnızca ve tamamen de­mokratik araçların kullanılacağına inanır.

Kautsky, komünizme yönelik eleştirisi söz konusu olduğunda, komünist partileri, siyasi değil de, askeri teşkilatlara benzetir. Bu tür partiler kendi liderlerini ve sloganla­rını seçmez, bunun yerine liderlerini üstle­rinden alırlar. Komünizmi yalan ve aldat­macaya dayalı bir ‘köle ekonomisi’ sistemi olarak görürken, komünist diktatörlüğün, varolduğu sürece, modern işçi sınıfının kur­tuluş mücadelesi için ciddi bir tehdit ve büyük bir tahribat oluşturduğunu savunur.