Özgürlopedi » Tanımlar ve Terimler L Harfi
Rss Feed
Tweeter button
Facebook button
Technorati button
Reddit button
Myspace button
Linkedin button
Delicious button

Tanımlar ve Terimler L Harfi Kategorisi

  Leninizm

Sovyet düşünür ve eylem adamı V.İ.Lenin’in diyalektik materyalizm­le, tarihsel materyalizmden meydana gelen Marksizme yaptığı katkıları ifade eden deyim.

Lenin’in Marksizme yaptığı en önemli katkı, emperyalizme ilişkin analizden mey­dana gelir. Buna göre, ileri ve sanayileşmiş ülkelerin, Marx’ın söylediği gibi, devrim kri­zine yaklaştığı, devrimin kapitalist bir top­lumda gerçekleşeceği doğru değildir. Prole­tarya, ileri sürüldüğü üzere, giderek yoksullaşmakta değildir. Lenin işte bu duru­mu emperyalizmle, büyük kapitalist toplum­ların bazı toprakları sömürgeleştirmesi, ken­disine ucuz hammadde yaratması, yeni pazar meydana getirmesiyle açıklamıştır.

  Libidinal ekonomi

Jean François Lyotard’ın insan varlığındaki, aklın ve mantığın işleyişine karşı koyup, direnç gösteren itkiler için kullandığı terim.

Lyotard’a göre, bu itki ve dürtülerin, Freud gibi psikanalistler tarafından ortaya konan bilinçaltı yaşantı, itki ve dürtülerin bir benzeri olarak değerlendirilmeleri gerekir. Şu farkla ki, Lyotard bu itkilerin özgürce ifa­desini daha açık bir biçimde savunup, onla­rın anarşik ve sosyal olarak düzen bozucu et­kisine dikkat çeker. Nitekim, eski bir Marksist olarak Lyotard’ın Marksizme yöne­lik en önemli itirazlarından biri, itkileri akıl­dışı, öngörülemez ve dolayısıyla karşı kon­ması gereken şeyler olarak görmek suretiyle, onlara teorilerinde yer vermemesidir. Oysa Lyotard için libidinal itkilerin bu şekilde yadsınması, otoriter ve son çözümlemede başarısızlığa mahkum bir eylem olmak duru­mundadır. Libidinal ekonomi deyimi, şu halde, postmodernizm tarafından hem bir felsefe ve hem de kültürel bir proje olarak Marksizme yönelik bir saldırıyı ifade eder. Biraz. daha ileriye gidilecek olursa, o felsefe­nin akılcı mirasının reddedilmesini ifade edip, post-felsefi ya da anti-felsefi bir tavrı tanımlar.

  Liberalizm

Kökleri rönesans ve reformasyona dayanmakla birlikte, daha çok on sekizinci yüzyıla sağlam temellere oturan felsefi akım; modern dünyanın temel politik ideolojilerinden biri olarak bireyleri sivil ve politik haklarına verdiği önemle seçkinleşen görüş.

Bireye, bireyin hak ve özgürlüklerine, kamu yararına, genelin çıkarına sonuçlanacağı için, bireysel faaliyetlerde özgürlüğe imtiyaz tanıyan iktisadi öğreti olarak liberalizm, aynı zamanda devletin bireysel özgürlükler karşısındaki yetkilerini sınırlamayı, bireysel haklarla teşebbüs özgürlüğüne yönelik muhtemel müdahalesini ortadan kaldırmayı öngören siyasi bir öğretidir. Liberalizm sınıflar yerine, bireylerden oluşan bir toplum görüşü benimser ve bireylerin özgürlüğünü en yüksek amaç olarak belirleyip, bu özgürlüğü de düşünce ve yaratma özgürlüğü, serbest teşebbüs ve rekabet özgürlüğü, inanç ve ibadet özgürlüğü olarak tanımlar.

Buna göre, insanın tinsel özgürlüğüne sonsuz bir inanç besleyen, insan yaşamı ve eyleminin doğalcı ya da determinist bir tarzda yorumlanmasına şiddetle karşı çıkarak, bireyin kendisini özgürce gerçekleştirme ve ifade etme kapasitesini ön plana çıkartan ve bu yolda tüm engellerin ortadan kaldırılma­sını amaçlayan liberalizm, devletin müdaha­lesinin en aza indirgenmesini, devlet politi­kasının bireylerin ve grupların özgürlüklerini hayata geçirmede bir araç olarak kullanılma­sını ister.

1- İktisadi liberalizmin ana tezi, ekonomik alanda kendiliğinden oluşan doğal bir düze­nin varolduğu iddiasına dayanmaktadır. ‘Bi­reylere düşen görev, iktisadi düzeni dengeye götüren ekonomik yasaları keşfetmektir. Bunlar İnsanın doğasına, onun yaradılışına uygun yasalardır. İktisaden liberal İnsan, homo economicos, yani ‘en az zahmetle en çok kazanç sağlamaktan başka bir amaç gö­zetmeyen rasyonel varlıktır.’ İnsan bu şekilde özgür davrandığında, doğal iktisadi düzenin gerçekleşmesini sağlar. Bireysel çıkarlarla toplumun genel çıkan çakışır ve genel bir ahenge ulaşılır. İktisadi liberalizme göre, İnsan, kendisine en fazla özgürlük tanınması gereken iktisadi karar birimidir. Devlet ve özel gruplar, birtakım müdahalelerle, bireyler arasında varolan rekabetin serbestçe işlemesini engellemekten kaçınmalıdırlar. İktisadi li­beralizmin bu bağlamda ana kuralı, Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’dir.

2- Buna karşın, on sekizinci yüzyılda mo­narşik mutlakiyetçiliğe karşı verilen müca­delede şekillenen siyasi liberalizm, siyasi iktidarın müdahalesinin bireysel faaliyetle­rin düzenlenmesi ve korunmasına yönelik görevlerle sınırlı kalması, özel teşebbüsü kı­sıtlayacak her türlü müdahalecilikten kaçın­ması gerektiği ilkesine dayanır. Bu ilke, devlet düzeyinde üç ayrı sonucu ihtiva eder. Bunlardan birincisine göre, devlet kuvvetler ayrılığı ilkesi uyarınca örgütlenmelidir. İkin­ci olarak demokrasi, temsili ve parlamenter demokrasi olmalıdır. Zira, sadece temsili ve parlamenter demokraside, seçimler bir süz­geç işi gördüğü ve halk çoğunluğunun dikta­sını önlediği için, esasen halka ait olan ikti­dar hakkı, pratikte seçkinler tarafından kullanılır. Ve nihayet üç, devlet, bireyin vaz­geçilmez hak ve özgürlüklerini, özellikle de mülkiyet hakkını resmen güvence altına alan hukuka tabi kılınır.

  Leviathan

Ünlü İngiliz düşünürü Thomas Hobbes’un 1651 yılında yayımladığı eseri­nin adı.. Leviathan, yani Ejderha, toplum sözleşmesinden sonra ortaya çıkacak devle­tin birey karşısında güçlü olması gerektiğini göstermek amacıyla, Hobbes tarafından bi­linçli olarak seçilmiş bir terimdir.

Buna göre, devleti, Fenike mitolojisinde bir su canavarı anlamına gelen Leviathan’a benzeten ve tüm yasaları yaratmak ve kaldır­mak gücü ya da iktidarı olarak tanımlayan Hobbes, devletle ilgili olarak materyalist ve mutlakıyetçi bir görüşü benimsemiştir.

  Lamarkçılık

Fransız bilim adamı Lamarck’ın 1809 yılında Philosophie zoologique [Zooloji fel­sefesi] adlı eserinde ortaya koyduğu, türlerin değişmez olmayıp, değişime uğradığını, ayrı ayrı yaratılmayıp birbirinden türediğini dile getiren öğreti. Organizmanın içinde bulundu­ğu ortamın organizmayı etkilediği, ve kaza­nılmış karakterlerin soydan soya geçtiği temel fikirlerine dayanan bu öğreti, türlerin yavaş bir değişim geçirerek çevreye uyduğu­nu öne sürer.

  Laissez-faire

Her türlü devlet müdahalesine karşı çıkan, bireyin kendisine en fazla öz­gürlük tanınması gereken iktisadi karar biri­mi, temel amil olduğunu öne süren iktisadi liberalizm veya bireyciliğin temel düsturu olan ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsin­ler’in kısaltılmış Fransızca ifadesi.

Özellikle, On sekizinci yüzyılda gelişen ve o zamanlar ilerici bir karakter taşıyan la­issez-faire’in en temel varsayımlarından biri ahenk ve dengedir. Varsayıma göre, eğer bireyler kendi çıkarları peşinde koşarlarsa, sonuçta genel çıkan da arttırmış olurlar. Rekabetin sonucu olan iktisadi ahenk hipo­tezi sonraları birtakım genellemeler sonu­cunda, özellikle Darwin ve Spencer tarafın­dan halka ve bütün topluma mal edilmiştir. Buna göre, bütün evren en uygun olanın ya­şamda kalması yasasıyla yönetilmekte olup, doğal ayıklanma yalnızca bir evrim kuramı değil, ilerlemenin de teorisidir. Örneğin Spencer için, kurumların ya da devletin bireylerin iktisadi faaliyetlerine müdahalesi, ahlâk ve ilerleme için bir engel meydana getirir.

Laissez-faire’i ifade eden bu varsayımın gerisinde iki toplumsal koşul bulunmaktadır. Bunlardan birincisi refah ve gelirin dağılı­mıyla ilgilidir. Bu dağılımın, eşit olmasa bile, adaletsizliğin baskın çıktığı duygusunu yaygınlaştırmayacak ve pekiştirmeyecek öl­çüde hakkaniyet içinde olduğu kabul edilir. İkincisi, iktisadi yapının şiddetli bunalım ve çöküşlerden bağışık olduğu varsayılır. Bu iki koşul söz konusu olduğu sürece, laissez-faire öğretisi sağlam bir zemin üzerine oturur.

Bununla birlikte, özellikle On dokuzuncu yüzyılın sonlarıyla yirminci yüzyılda bu iki koşulun bir türlü gerçekleşmemesi, laissez­-faire öğretisinin ya da eski liberalizmin yeri­ni yeni liberalizme bırakmasına neden ol­muştur. Refahın ve gelirin hakkaniyet içinde dağılımı beklenirken, sermayenin yoğunlaş­ması ve iş hayatının binleri tarafından denet­lenmesi söz konusu olmuştur. Monopoller, tröstler ve uluslararası şirketler, yeni efendilere tabi kılınan milyonlar arasında yoğun bir tatminsizlik ve güçlü bir hayal kırıklığı yarat­mıştır. Laissez-fairee duyulan genel inancı yıkan bir diğer etmen ise işsizlik olmuştur. Milyonlar uzun yıllar boyunca işsiz kalınca, İnsanlar kendi yasalarıyla ahengine bırakılan ekonominin en yüksek genel faydayı ve refahı sağladığı düşüncesine kuşku ile bakmaya başlamışlardır.