Özgürlopedi » E Harfi
Rss Feed
Tweeter button
Facebook button
Technorati button
Reddit button
Myspace button
Linkedin button
Delicious button

E Harfi Kategorisi

  Ernesto Laclou

Arjantin doğumlu çağdaş politika teorisyeni. Temel eserleri: New Reflections on the Revolution of our Time [Za­manımızın Devrimi Üzerine Yeni Düşünce­ler], Politics and Ideology in Marxist Theory [Marksist Teoride İdeoloji ve Pratik], C. Mo­uff eyle birlikte yazmış olduğu Hegemony and Socialist Strategy [Hegemonya ve Sosya­list Strateji].

Laclou, Marksizmin kriz içinde olduğunu ve toplumu konu alan teorileştirmelerde pek büyük bir anlam taşımadığını öne süren sol eğilimli düşünürler arasında yer alır. Tarihin özünü ve altında yatan anlamı kavrama iste­ği sergilediğini söylediği, Marksizm, Lac­lou’yu göre, determinizmi benimsemiş özcü bir öğretidir. O sadece ekonomiye ayrıcalık tanımakla kalmaz, fakat kendisine ontolojik’ bir statü yüklediği işçi sınıf ini kapitalizmdeki değişmenin kaynağı olarak görür.

Laclou, işçilerin öncülük ettiği sınıfsız bir toplum yaratmayı amaçlayan ‘işçi’ci sosya­lizm anlayışını reddeder. 0, bürokrasiye ve bireyin bastırılmasına yol açan tüm devletçi sosyalizm biçimlerini de şiddetli bir biçim­de eleştirerek radikal politikanın özgürlükçü boyutlarına ağırlık vermiştir. Onun gözünde gerçek sosyalizm, bütün hiyerarşilerle eşit­sizliğin, eşitlik ve özerklik lehine, kökten sö­külüp yok edilmesinden ve burjuvazinin baş­lattığı demokratik devrimin varoluşun tüm boyutlarına genişletilmesinden meydana gelir. Laclou’nun sosyalizm görüşü, Marksizmle olan köprülerin atılmasına ve liberal ilkelerle uzlaşılmasına dayanır. Ernesto Lac­lou’ya göre, solun görevi, liberal-demokratik ideolojiyi terk etmekten ziyade, onu çoğulcu ve radikal demokrasi doğrultusunda derinleştirmektir.

  Edmund Husserl

Çağımızda fenomonoloji olarak bilinen çağdaş felsefe okulunun kurucusu olan ünlü Alman filozof. 1859 yılında, Moravya’da dünyaya gelmiş olan Husserl, önce matematik tahsil etmiş ve daha yirmi üç yaşındayken, ünlü bir matematikçinin asistanı olmuştur. O, daha sonra psikoloji alanına da yönelmiş, bu alandaki çalışmalarının da etkisiyle, yeni ve orijinal bir öğreti meydana getirmiştir. Temel eserleri: Logische Untersuchungen (Mantık Araştırmaları), Philosophie der Arithmetik (Aritmetik Felsefesi), Cartesianische Meditationen (Kartezyen Düşünceler), Formale und Transendentale Logik (Formel ve Transendental Mantık) Krisis der Europaischen wissenschaften und die Tranzsendentale Phanomenologie (Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji)

Temeller, Bilimsel aklın, pozitivist düşünüşün, ahlâki ve kültürel değer alanını da kapsayan yayılmacılığına, pozitivizm ve doğalcılığın doğa bilimlerinden hareketle oluşturduğu bir değer ve yaşama felsefesine karşı çıkmış olan Husserl, ‘tin’in doğal dünyanın nesneleriyle aynı tür ya da düzeyden bir varlık olmadığını ve dolayısıyla, doğa bilimlerinde geçerli olan aynı açıklama kategorilerine tabi tutulamayacağını savunmuştur.

Husserl’in doğalcılığa” bu kadar şiddetle karşı çıkmasına neden olan şey, doğalcılığın içerdiği kuşkuculuk ve göreciliktir. Bu bağ­lamda Hegel ve Dilthey’ın başarısız olduğu­nu öne süren filozof, görecilikle baş etmenin tek yolunun kuşkuculuğu (paranteze almayı) veya Aydınlanma akılcılığının eleştirel tavrı benimsemek olduğunu söylemiştir.

Başka bir deyişle, kesin ve dakik bir felsefenin her türlü ön kabulden bağışık olması ve tıpkı Descartes’la Kant’ın yaptığı gibi, özne ya da bilinçten hareket etmesi gerekti­ğini belirten Husserl’e göre, mutlak, bilinçte olmak durumundadır. Felsefede Kant ve Fichte’nin mirasçısı, Descartes’ın izleyici­si olmak durumunda olan Husserl, mutlakların felsefe sahnesinden uzaklaşmasının, yalnız felsefe için değil, fakat uygarlık için de gerçek bir kriz doğurduğu inancındadır. Husserle göre, kuşkuculuk, işte bu durumun bir sonucudur. Nietzsche‘nin göreciliği ve Dilthey’ın tarihselciliğidir ki, bu kuşku­culuğu ortadan kaldıramadıktan başka, onun pekişmesine hizmet etmişlerdir. Felsefenin bilim adamları ve empiristler tarafından reddedilmesi de, açık bir başarısızlık itirafından başka bir şey değildir. Bundan dolayı, Husserl fenomenolojisiyle, felsefeye bilimsellik statüsü kazandırmayı, Avrupa düşüncesini akıl yoluna sokmayı amaçlar.

Fenomenoloji: Buna göre, transendental bir filozof olarak Husserl, her tür bilginin nesne kuran öznelliğin başarılarında temel­lendiğini öne sürmüş ve yaşamı boyunca, bilmenin öznelliği ile bilinen içeriğin nes­nelliği arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Bu­nunla birlikte, bilinçten ya da özneden yola çıkarken Husserl, psikolojizm batağına düş­mekten de ısrarla sakınmıştır. O, aritmetiğin doğrularının psikolojik sayma süreçleri ya da işlemleriyle ilgili empirik genellemeler olmadığına, olduğu takdirde, bu süreçlerin doğallıkla kişiden kişiye, toplumdan toplu­ma ve çağdan çağa farklılık göstereceğine inanır. Zorunlu doğruları bilinçteki çağrı­şımlara, empirik genellemelere indirgemek olanaklı değildin böyle bir şey yapılırsa, her şeyden vazgeçerek, psikoloji ve antropo­lojiyle yetinmek gerekir.

Husserl buna göre, tıpkı Descartes ve Kant’ın yaptığı gibi, inançlarımızdan bazı­larının bilgi adını almaya hak kazanabilme­si için, yalnızca doğru olmakla kalmayıp, diğerlerine temel olacak şekilde zorunlu ol­ması gerektiğine inanmıştır. Bundan dolayı, bilincin dışına çıkmamak gerekir. Bilincin dışına çıkmak, kendinde şeylerle deneyimin nesneleri arasında bir ayırım yapmak, kuş­kuculuğu davet etmektir. Öte yandan, bilin­ce, psikolojinin yaptığı gibi, çağrışımcı bir bakış açısından yönelmek de psikolojizme yol açmaktır. Öyleyse, yapılması gereken şey, deneyime ilişkin yeni ve nesnenin bi­lincin dışında gerçekten varolup varolmadı­ğına bakmaksızın geçerli olacak bir tasvir sunmaktır.

Husserl, bu çerçeve içinde bilincin apa­çıklığına dayanır. Onun kurduğu fenomeno­loji, nesnel doğruya ulaşmak amacıyla, öz­nelliğe dönüşten meydana gelir. Hakikat bilinçte, bende bulunmak durumundadır, başka hiçbir yerde değil. Buna göre, fenome­noloji, deneyimin. tecrübenin zorunlu ve tümel doğrularını çıkarsamak ve tasvir etmek amacıyla, bilincin özsel yapılarının in­celenmesinden oluşur. Fenomenolojik tasvi­rin amacı, deneyimde verilen özlere ya da idealara ulaşmak, deneyimin çeşitli olguları­nın ve teorilerinin göreliliğinin ötesine geçe­rek, doğrudan ve aracısız sezgide verilen yönlerini yakalamaktır. Husserl, Kant ve Hegel’den farklı olarak, dedüksiyon ya da diyalektiğe değil de, apaçıklığa; duyuların açıklığına değil de, bilincin doğrudan ve ara­cısız olarak sezilen apaçıklığına yönelir.

Başka bir deyişle, ona göre, nesne kuran öznellik olarak bilincin doğasını anlamak için, bize dünyayı özsel yönleriyle bilme imkanı verecek olan saf ya da transendental bilinç alanına girmemiz gerekmektedir. Bi­linci fenomenolojik bir biçimde ya da saf fe­nomen olarak veya göründüğü şekliyle ince­lemek durumunda olduğumuzu söyleyen Husserl’e göre, fenomenoloji, gözlemden çok, algıyı içermekte olup, bilinç akışının bi­reysel bileşenlerini gözlemez, fakat zihinsel fenomenlerin özünü sezgi yoluyla kavrar.

Husserl işte, bu çerçeve içinde, sözcükle­rin anlamını açıklayan sözel ve analitik nite­likteki bir bilgiden daha fazla bir şey olan her tür bilginin deneyime. tecrübeye dayanmak zorunda olduğunu savunmuştur. Buna göre, sözel ve analitik bir bilgi, kavramların anali­zine dayandığı ve deneyime dayanmadığı için, bize yeni bir bilgi vermez. Bundan do­layı, söz konusu analitik nitelikteki bilginin dışında kalan her tür bilgi deneyime dayan­malıdır. Bununla birlikte, o, deneyimi empi­ristlerden biraz daha geniş bir çerçeve için­de anlar. Deneyimden söz ettikleri zaman, empiristler ya fiziksel nesnelerin tecrübe edildiği duyu deneyini ya da zihinsel fenomenlerin tecrübe edildiği içebakışı düşünür­ler. Husserl ise, başka bir deneyim türü daha olduğunu savunur. Bu deneyim türünde, fi­ziksel dünyanın da, zihinsel dünyanın da kapsamı içinde yer almayan belirli varlıklar, bize doğrudan ve aracısız bir biçimde verilir. Duyu deneyindeki doğal nesnelerle, içeba­kışta söz konusu olan zihinsel fenomenler, birlikte, zaman içinde var olan gerçek varlıkların dünyasını meydana getirir. Husserl’e göre, bu gerçek dünyadan başka, ezeli-ebedi olan ideal varlıkların oluşturduğu bir başka dünya daha vardır. İşte, idealar, şeylerin öz­leri bu dünyayı oluşturur.

Onun şeylerin özleri deyimiyle dile getir­diği ideal varlıklar, hemen hemen Platonun İdealarına karşılık gelir. Belirli bir türün ör­neği olarak belli bir şeyin özü, tam olarak bu türün kendisidir. Buna göre, yazı yazarken şimdi parmaklarımın arasında tuttuğum bir nesnenin, yani kalemin özü ‘kalem’ tü­rüdür. Masamı kaplayan kırmızı örtüye bak­tığım zaman, duyularımla bu somut şeyi al­gılarım, ancak aynı zamanda zihnim de kırmızılığın özünün neden meydana geldi­ğinin bilincine varır. Edmund Husserle göre, insan zihni burada kırmızılığın özü­nün bilincine varırken, yine deneyim söz konusudur. Bununla birlikte, bu deneyim beş duyu aracılığıyla gerçekleşen duyu de-neyi değildir. Burada söz konusu olan deney zihinsel bir deneyimdir.

Yani, insan zihni kırmızılığın özünün bi­lincine varırken, bu özü doğrudan ve aracı­sız olarak kavrar. Bu deneyim türünde, şeyhlerin özleri, bize tıpkı duyu deneyindeki doğal cisimler gibi, doğrudan ve aracısız\ olarak verilir. Husserl, şeylerin özlerini tecrübe ettiğimiz bu deneyim türüne özlere ilişkin sezgi adını verir. Ona göre, biz özle­re ilişkin bu sezgi aracılığıyla, kesin ve kuşku duyulamaz önermelere, sonuçlara ulaşırız. Husserle göre, matematiğin nesne­leri, aksiyomları da aynı şekilde bilinir. Ma­tematiğin aksiyomları, yalnızca sayılar ve diğer matematiksel nesneler hakkında, .sezgiler aracılığıyla kazanılmış bilginin dilsel ifadeleridir. ‘Doğal sayı’, ‘nokta’, ‘doğru çizgi’, ‘düzlem’ gibi ifadeler, duyu deneyiyle tecrübe edilebilir olan gerçek nesnelerin adları değildir. Bu ifadeler, bize Husserl’in özlere ilişkin sezgi adını verdiği söz konusu deneyim biçimi içinde doğrudan ve aracısız olarak verilen ideal nesnelerin adlarıdırlar. Husserl’e göre, özlere ilişkin bu sezgi aracılığıyla, biz matematiğin kendisine konu al­dığı ideal varlıkların belirli özelliklerini, ilişkilerini, vb., bilme durumuna geliriz.

Öze ilişkin sezgi, Husserl’in paranteze alma adını verdiği bir dizi fenomenolojik tekniğin ardından gelir. Ona göre, ideal özler alanı duyularla algılanan tüm nesnele­rin ötesinde bulunur. Bununla birlikte, onlar asla havada, boşlukta kalan şeyler değiller­dir. İdeal özler de duyusal yaşantılara daya­nır. Ancak bu yaşantılar, birçok rastlantılar ve arızi niteliklerle yüklü olduklarından, özlere yükselebilmek için, onları bir yana bı­rakmak ya da parantez içine almak’ zorun­dayız.

Husserl’e göre, felsefe bir bilimdir. Felse­fe zihne verilmiş olan özlerin tasvir edilmesi­nin bilimidir. Şu halde, Husserl’in felsefesin­de en önemli nokta, zihne verilmiş olan varlığın özünü algılamaktır. Bunun için de fenomenolojik yöntem kullanılarak, varlığın özünü meydana getirmeyen somut özellikler ayıklanır. Varlığın somut özellikleri parantez içine alınmak suretiyle ayıklanınca, onun bireysel yanı ortadan kaldırılmış olur. Bu ise onun özüne varılması anlamına gelir.

  Ezoterik

Kamuya açık olmayan, herkesin anlaması için yazılmamış, yalnızca bir Kurum ya da bir okulda, bir mezhepte veya belli bir alanda, oldukça ileri bir düzeye ulaşmış kişiler için saklanmış, yalnızca onlar tarafından anlaşılabilir olan gizli inanç, ideoloji ya da öğretiler için kullanılan terim.

  Ezeli-ebedi

Zamanın bitimsiz olması, sonunun gelmemesi durumu. Bütünüyle zamandışı olma hali. Zamanı içerme, fakat zamanı, bir anlamda aşma durumu. Ezeli-ebedilik zamanın karşı­sında olup, ezeli-ebedi olan, zaman içinde olmayanı, zaman içinde başlangıcı ve sonu olmayanı gösterir. Varlığa gelen her şeyin, her türlü sonlu varlığın zaman içinde varolduğu yerde, ezeli-ebedi varlık, varlığa gel­meyen, yaratılmamış ve yok edilemez olan, önce ve sonra kabul etmeyen, bir bütün ola­rak zamanın dışında olan varlıktır.

Ezeli-ebedi kavramı ilk kez olarak Yunan felsefesinde ortaya çıkmıştır. Bu felsefeye göre, Kranos ya da zaman yaratılmış değildir, zamanın başlangıcı ve sonu yoktur. Va­rolan her şey zaman içinde, ezelden ebede doğru akıp gider. Ezeli ve ebedi olana ya­bancı olan insan varlığı, ancak bu ezel ile ebed arasında kalan zaman süresinin anları­nı bilebilir.

  Eylem

Bir şey yapma bir işlemi gerçekleştirme bir etkinlikte bulunma, bir işlevi yerine getirme bir şey üzerine etkide bu­lunma bir iş, davranış ya da olayla sonuçla­nan, güç ya da enerji uygulama durumu.

  Evrimci Pozitivizm

Pozitivizmin, bilginin deneyime dayandığı, olgula­rı konu aldığı ve özel bilimler tarafından tüketildiği tezlerini korumakla birlikte, sos­yal pozitivizmde olduğu gibi, topluma ya da tarihe değil de, fizik ve biyolojiye yönelen ya da dayanan pozitivist anlayış.

Herbert Spencer tarafından savunulan bu tür bir pozitivizm, bir ilk nebuladan baş­layıp, uygarlığın en yüksek ürünlerine dek uzanan sürekli ve doğrusal bir ilerleme ola­rak evrensel bir evrim düşüncesine dayanır. Spencer bu tür bir evrim sürecinin gerçekli­ğin tüm alanlarında hüküm sürdüğünü ve bu farklı evrimlerin temel özelliklerini ortaya çıkaracak ayrı bilimler bulunduğunu savun­muştur. Bu bakış açısından felsefe, evrim sürecine ilişkin en genel bilgiyi sağlayan di­siplindir. Evrimci pozitivizm, tinselcilikten olduğu kadar, maddecilikten de uzak olan bir felsefedir. Buna göre, Spencer, evrim sürecinin hem madde ve hareket, hem de tinsellik ve bilinç açısından yorumlanabileceğini öne sürmüştür.

  Evrimcilik

Çoğu zaman ilerlemeye duyulan inançla birlikte ortaya çıkan ve evrimin, evrendeki en temel değişme tarzı olduğunu savunan görüş. Evrim düşüncesi, yani tüm tezahürleri ve görünüşleri içinde evrenin ve yaşamın, tüm boyutlarıyla doğanın, bir gelişme sürecinin ürünü olduğu düşüncesi üzerine kurulan sis­tem; tanrısal düzen ve yaratılış düşüncesin­den farklı olarak, türlerin çeşitliliğini, ev­rende hüküm süren değişim, dönüşüm, çevre koşullarına uyum sağlama ve gelişme­nin sonucu olarak gören öğreti, çeşitli hay­van türlerinin evrim yoluyla dönüşüme uğ­radıklarını öne süren teori.

Evrimcilik düşüncesi, sanıldığının aksine, İlkçağ felsefesine dek geri gider. Dünyanın gelişmesini canlı bir varlığın gelişmesine benzeten Yunanlılar, yaşamın ve varlığın kö­künü suda bulan Thales örneğinde olduğu gibi, bütün varlık türlerinin ya tek bir varlık­tan, ya da su, hava veya Empedokles’in dört öğesi gibi, sayıca sınırlı varlıklardan türemiş olduğunu düşünmüşlerdir. Evrende türlerin sürekliliği ilkesini benimseyen Yunan dü­şüncesinde, Aristotelesin sistemi de, varlık­larda salt maddeden düşünce yetkinliğine ge­çişi ifade etmek isteyen bir tür evrimcilik ortaya çıkar.

  Evrimci filozlar

Sistemlerinde Darwin tarafından geliştirilmiş olan evrim teorisine merkezi bir yer veren filozofların meydana getirdiği hiçbir şekilde homojen olduğu söyleneme­yen birlik.

Evrimi apaçık bir olgu olarak kabul eden filozoflar arasında, C. Darwin ve E. Haec­kel örneklerinde olduğu gibi, bir bölüm baş­tan sona doğalcı, bilimci ve maddeci olmuş­tur. Diğer bazıları ise, H. Spencer örneğinde olduğu gibi, en azından agnostik bir tavır takınmışlardır. Fakat evrimci filozofların azımsanmayacak bir bölümü, H. Bergson ve 5. Alexander örneklerinde olduğu gibi, Darwin’in evrim teorisini dine çok daha sempatik bakan metafiziksel veya değer bi­çici bir çerçeve içine yerleştirmişlerdir. Yine, C. Lloyd Morgan evrim düşüncesini, teizme açık kapı bırakacak şekilde, indirge­meci ve mekanistik olmayan bir tarzda yorumlamıştır. Teilhard de Chardin gibi bazı­ları da, evrimi panteistik bir sistem içinde ifade etmiştir.

  Evrimci etik

Evrim temeli üze­rinde yükselen, ahlaki ve ahlâki kurumları evrim idesine tabi kılan, insan varlıklarının şeylere ve kişilere hayat mücadelesinde ayakta kalma kapasitelerine ya da bu müca­deleye yaptıkları katkıya göre değer biçtik­lerini öne süren etik türü.

Evrim ilkesini toplumsal alan dışında, etiğe de uygulayan, sosyolojinin toplumla, etiğin de insan ve insan davranışıyla, evrim­ biyolojinin organik doğanın fenomenle­riyle olan ilişkisine tekabül eden aynı ilişki tarzı içinde olduğunu öne süren evrimci etik, örneğin dostluk ve diğerkamlığa, bu değerler insan türünü şiddetten koruyup, türün bekasına katkıda bulundukları için, değer verildiğini belirtir.

Evrimci etik, evrimci biyolojinin verileri­ne dayanırken, bireyi, evrim içinde olan doğal bir varlık olarak alır, onun gerek bi­reysel, gerekse toplumsal hayatını, çatışma­nın hakim olduğu bir süreç olarak değerlen­dirir. Çatışmayı öne çıkarır, ve hayatın özde bir çatışma olduğunu söylerken, bir yandan da hem bireyin hayatının akıldışı güçler ta-rafından belirlendiğini, hem de insanın bu güçlerin bilgisi kazanmak suretiyle geleceği şekillendirebileceğini öne sürer. Evrimci görüşe göre, bu çatışmadan son çözümle­mede, ilerleme idesinde tezahür eden, temel bir ahenk çıkacaktır. Görüş, ahlâklılığı işte bu ahengin bir türevi veya bir koşulu olarak görür. Örneğin, insanın ahlâki karakteri ve davranışını da evrim geçirmiş olmaya bağ­layan Darwin, ahlâklılığın temelinde yer alan vicdanı da doğal ayıklanmayla açıklar.

Evrimci etik, ahlâklılığın ve ahlâki de­ğerlerin temeline insanla ilgili doğal olgula­rı yerleştirdiği için, doğalcı bir etik görüşü­dür. Antropolojik bir temellendirmeyi benimseyen evrimci etik anlayışı, toplumsal ve dolayısıyla ahlâki hayatını doğadaki aynı evrim yasalarına uyduğunu, söz konusu evrim sürecinin mutluluk oranında büyük bir artışa yol açtığına ve açacağına inandığı, ve egoizmin yerini özgecil iğe bırakacağına, “savaş halinden barış durumuna, doğadan akla, içgüdüden fazilete geçileceğine inan­dığı için, iyimser bir etik anlayışıdır. Bu­nunla birlikte, evrimci etik birçok doğalcı bilimci etik görüşü gibi, olguyla değerin iki ayrı alan meydana getirdiğini göremediği, gerçekle ideal olan arasındaki farkı unuttu­ğu» olandan olması gerekene veya olgudan değere geçtiği için, doğalcı yanlışa düşen bir etik görüşüdür.

  Evrim

Bir şeyin, bir değişim ve gelişimler dizisi, derece derece gerçekleşen bir değişme süreci içinde, daha kompleks, daha farklı bir organizma ya da organizasyona doğru gelişmesi, dönüşmesi. Bir şeyin potansiyelinin belli bir sonuç, hedef ya da amaç yönünde gelişmesi. De­ğişme ya da oluş türlerinden biri olarak, ağır ağır, yavaş yavaş, farkına bile varılmadan gerçekleşen değişim.

Biyolojide, canlı varlıkların yeryüzünün tarihi boyunca geçirdikleri dönüşümlerin tümü. Canlı varlıklar ve doğal çevreleri söz konusu olduğunda, canlılara ve kalıntılarına ilişkin empirik gözlemden çıkan bir sonuç olarak, basitten karmaşığa, homojenlikten heterojenliğe geçiş süreci.

İşte bu bağlamda, biyolojide çeşitli hay­van ve bitki türlerinin daha önceki zaman­larda yaşamış hayvan ve bitki türlerinden türediklerini ve bu türler arasındaki farklı­lıkların kuşaklar boşunca ve uzun bir zaman dilimi içinde, aşama aşama geçirilen deği­şikliklerden kaynaklandığını öne süren teo­riye, tüm hayvan ve bitki türlerinin birbirle­rinden türediklerini ve bundan dolayı, canlı­lar dünyasında bir kesinti ya da kopukluk olmadığını savunan kurama evrim teorisi denmektedir.

Buna mukabil, yalnızca bir gelişme süre­cinin ürünleri olarak görülen olgu sınıflarına ilişkin araştırmada kullanılan ve esas işlevi,

1- Gelişme sürecinin temel adım ya da evre­lerini göstermek ve

2- Gelişme sürecinde yer alan evreleri meydana getiren çeşitli değiş­melerin nedenlerini ortaya koymak olan yönteme evrim yöntemi adı verilmektedir.

Düzen, değişme ve ilerlemeyi içeren evrim kavramı canlı organizma için kulla­nıldığında, mutasyon ve doğal ayıklanma yoluyla gerçekleşen değişimi ifade eder. İşte buradan hareketle, bir organizmanın ge­lişimiyle insan toplumunun gelişimi arasın­da bir analoji kurulmuş ve başta, Sain ­Simon, Comte, Spencer ve Marx gibi düşünürler bir toplumsal evrimden söz etmişlerdir.

  Evrenselcilik

Genel olarak, geçerliliğin ve doğruluğun ölçütü olarak tüm insanların onayını temele alan, tüm insanların onayı dışında hiçbir otorite kabul etmeyen görüş.

  Evrensel

Evrensel düzen, evrensel zorunluluk deyimlerinde olduğu gibi, evrenin bütününe yayılan, evrenin bütünü ve evrendeki her şey için geçerli olan. Hiç­bir istisna kabul etmeyen.

Buna göre, bir düşünce, ilgili tüm insanların, onun doğruluğunu teslim etmesi anlamında evrenseldir.

  Evren

Varolmuş olan, varolan ve varolacak olan her şey. Bütün bir doğal dünya. Gözlemlenen ya da varolduğuna ina­nılan madde ve enerjinin tümünü birden içe­ren fiziki sistem. Yıldızları, gezegenleri, yeryüzünü, gaz ve bulutları, vb. kapsayan, maddeyle dolu mekanın bütünü. Tikellerden tümellerden meydana gelen bütün. Kendisine aşkın olar Tanrı dışında, varolan her şeyi kapsayan sistem.

  Etik

Ahlâk ve ahlâklılığın olgusal ve tarihsel olarak yaşa­nan bir şey olduğu, tek tek her bireyin şu ya da bu ölçüde şekillendirdiği somut bir ahlâki hayatı bulunduğu, bu hayat içinde ci­simleşen ahlâki değerler, peşinden koşulan ideallerini söz konusu olduğu kabulleri üze­rinde, ahlâk adını verilen söz konusu tarih­sel olguya yönelen felsefe disiplini; ahlâkın eylemin pratiği olduğu yerde, eylemin teori­sini oluşturan felsefe türü.

  Eşitlikçilik

Genel olarak, tüm insanla­rın eşit oldukları ve özgürlükleri, hakları, değerleri ve elde edecekleri fırsatlar bakı­mından eşit muamele ve kabul görmeleri gerektiğini savunan görüş. Tüm insanların toplumsal ve siyasal (ve bazen ekonomik) olarak eşit oldukları inancı. Bütün insanlar­da bulunan ortak bir özelliğin ya da yetinin, insanlar arasında bir ayırım gözetilmemesi­ni, insanların aynı muameleye tabi tutulma­larını gerektirdiği görüşü.

Söz konusu özellik ya da yeti, ruh, akıl, acı çekme, ahlâk duygusu ya da aynı Tanrı tara­fından yaratılmış olma özelliği olabilir. Hu­kukta ve siyasette, hakları ya da imkanları bakımından insanlar arasında ayırım göze­tilmemesini, var olan ayırımların giderilme­sini öngören ilke olarak eşitlikçilik, her bi­reyin içinde bulunduğu maddi koşullardan bağımsız olarak, aynı değeri taşıdığını var­sayar, fakat doğuştan ya da sonradan kaza­nılmış farklı bireysel yetenek ve nitelikleri birbirleriyle eş tutmaz.

  Eşitlik

Ahlâki ve toplumsal bir ideakolalak, insanların birbirleriyle, aynı insan doğasına sahip olmak bakımından, aynı konum ve değerde olmaları hali. İnsanların birbirleriyle eşdeğerde olduğunu, bun­dan dolayı insanlar arasında ayırım gözetil­memesi gerektiğini dile getiren ilke.

Eşitlik, İlkçağ Yunan felsefesinde, Yu­nanlı-barbar, özgür yurttaş-köle ayrımına karşın, bir akla sahip olmanın insanı dış dünyadan ayırdığı, bundan dolayı bir insa­nın akıl yürüten parçasının başka bir insa­nın akıl yürüten parçasıyla aynı olduğu ve insanların, hayvanlar olarak değil de, insan­lar olarak bir ve aynı olduğu düşüncesini ifade eder. Ortaçağda ise, eşitlik dünyadaki eşitsizliğin Tanrı’nın varolan şeyler için ta­sarladığı düzenin bir parçası olduğu, kadın ya da erkek, köle ya da özgür, tüm insanla­rın, maddi ya da fiziki bakımdan farklı ola­bilseler de, tinsel bakımdan eşit, yüce Tanrı karşısında bir ve aynı oldukları düşüncesiy­le belirlenir.

Modern çağda, içeriği biraz daha zengin­leşen bir kavram haline gelen eşitlik, sıra­sıyla, tüm insanların farklı yetenek ve kapa­sitelerle dünyaya geldiği, bundan dolayı her insana kendinde olanı tam olarak gün ışığı­na çıkartması, kendisini tam anlamıyla ger­çekleştirmesi için imkan tanınması gerekti­ğini dile getiren fırsat eşitliği düşüncesini; temelinde, insan varlığının yüceliğine duyu­lan saygının, insan varlıklarının her zaman, bir araç olarak değil de, bir amaç olarak gö­rülmeleri gerektiğini ifade eden ahlak ilke bulunan, tüm insanların yasa karşısında eşit olması gerektiği düşüncesini; ‘bir insan, bir oy’ ilkesiyle belirlenen, ve insanlar her ne kadar politik bilgi ya da bilgelik bakımın­dan farklılık gösterebilseler bile, insan olma olgusunda, insana yönetimde sesinin olması hakkını veren mutlak bir şeyler bulunduğu, ya da kendisi için neyin iyi olduğunu en iyi insanın kendisi bilse de, bir seçimde çoğun­luğun, seçilecek en bilgece politikayı tespit edebileceği düşüncesiyle şekillenen, siyasi eşitlik i/kesini; toplumu meydana getiren bi­reyler ve tabakalar arasında bir ayırım göze­tilmemesi gerektiğini belirten ve ekonomik eşitlik düşüncesiyle desteklenen toplumsal eşitlik düşüncesini; tüm ırkların aynı değerde olduğunu, bir ırkın diğerinden üstün tu­tulmaması gerektiğini savunan, ırk eşitliği ilkesini; kadın ve erkeklerin, insana özgü tüm faaliyetleri gerçekleştirmek bakımından aynı düzeyde bulunduğunu ve dolayısıyla kadınlara da sanat, edebiyat, iş ve yönetim alanlarında erkeklerle aynı fırsatların tanın­ması gerektiğini öne süren kadın-erkek eşit­liği düşüncesini ve nihayet, yoksulluğun en aza indirgenerek, tüm insanlara maddi re­fahtan, yetenek ve ihtiyaçlarına göre pay ve­rilmesi gerektiğini dile getiren ekonomik eşitlik ilkesini ifade eder.

Eşitlik mantık alanında ise, iki kavram ya da sınıfın tam tamına aynı kaplama sahip ol­ması durumunu gösterir.

  Estetik

Sanat ya da güzellik alanında söz konusu olan değerleri konu alan felsefi di­siplin; felsefenin güzeli ya da güzelliği konu alan, iyi, çirkin, hoş, yüce, trajik gibi güzel­likle yakından ilişkili olan kavramları araştı­ran, doğal nesne ya da insan yaratısı olan ürünlerde sergilenen güzelliklerle ilgili yargı ve yaşantılarımızda söz konusu olan değerleri, tavırları, haz ve tatları analiz eden dalı; estetik nesnelere, estetik tecrübenin nesnelerine yönelen temaşada söz konusu olan problemlerin çözümü ve kavramla­rı olan felsefi disiplin.

  Erdem

Ahlâki bakımdan her zaman ve sürekli olarak iyi olma eğilimi, iyi ve doğru eylemlerde bulunmaya yatkın olma durumu. İnsan varlığına en zengin, en gerek­li ve dolgun anlamını veren ahlâki nitelikle­rin toplamı İnsan iradesinin gerektiği takdir­de büyük özverilerde bulunmak ve ciddi engelleri aşmak pahasına, ahlâki iyiliği amaçlama, iyilik uğruna hareket etme gücü.

  Erastusçuluk

Laik otoritenin kilise karşı­sında her konuda üstünlüğü ve önceliği ol­duğu inancı. Vatandaşları aynı dine bağlı toplumlarda, dini ya da dünyevi tüm suçları cezalandırma hakkı ve görevinin devlette olması gerektiği tezi.

  Epistemoloji

Felsefenin, bilişsel süreçlerin oluşumlarından ziyade, bilgiyi genel olarak ele alan, bilgiyle ilgili problemleri araştıran, bilginin kaynağını, doğasını, doğruluğunu, sınırlarını inceleyen dalı.

  Epiktetos

M. S. 55-135 yılları arasında yaşamış Stoalı filozof ve ahlâkçı.

Siyaset felsefesi alanında, Epiktetos, insa­nı, Tanrı’dan başka insanları da içeren büyük bir sistemin üyesi olarak görmüştür. Ona göre, her insan öncelikle, kendi toplu­munun bir yurttaşıdır. Ama o, bir yandan da, tanrıların ve tüm insanların oluşturduğu daha büyük bir topluluğun üyesidir. Kent devleti bu topluluğun yalnızca kötü bir kop­yasıdır. İnsanlar akıllı yanlarıyla, Tanrı’nın çocuklarıdırlar ve kendilerinde tanrısal öğe­ler taşırlar. Bu nedenle, insanlar, Epiktetos’a göre, kentlerini ve yaşamlarını Tanrı’nın iradesine göre yönetmeye çalışmalıdır.

  Entelektüel

Geleneksel anlamı içinde, düşünsel veya zihinsel etkinliğe yönelmiş, bilgili, değerlendirme ve eleştiri gücü yüksek, topluma öncülük etme misyonu yüklenmiş aydın, çağdaş varoluşçu filo­zof Camus’nun deyimiyle ‘zihni kendi kendisini gözleyen kişi.

Rönesanstan itibaren, yaklaşık 19. yüzyı­la kadar Avrupa’da entelektüeller, aralarında başta filozof ve bilim adamları olmak üzere, yüksek kültür ürünlerini ve değerlerini yara­tan insanlar olarak görülmüştür. Bu dönem boyunca, göreli bir bağımsızlığa sahip olan ve toplum içinde çok önemli ve saygıdeğer bir konum işgal eden entelektüeller, gelene­ğe bağlı toplumlara yeni fikirler ve yeni bil­giler sokmak suretiyle, tarihin akışını değiş­tiren üstün insanlar olarak ele almıştır. Fakat özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itiba­ren, entelektüeller Batı’da itibar ve popüla­rite kaybına uğramışlardır Bu itibar ve popülarite kaybının en önemli nedeni de, hiç kuşku yok ki demokrasi, kitle kültürünün yükselişi ve bürokratizasyon süreçleridir.

Önce dünya tarihinin akışını değiştirme, sonra da yüksek kültür yaratma gücünü yiti­ren entelektüeller, 20. yüzyılla birlikte, yavaş yavaş hakim ideolojileri eleştirme ye­teneklerini de yitirmeye başlayarak, ya önemli ölçüde marjinalleşmişler veya kaçı­nılmaz olarak, bağımsızlıklarını yitirip, ka­musal alanın veya yönetim kurumlarının maaşlı dünyasına dahil olmak durumunda kalmışlardır.

  Entelektüalizm

Genel olarak, zihni, bilginin ve eylemin gerçek ilkesi olarak gören öğreti, zihinsel fenomenlerin duygular ve irade karşısında önce ve üstün olduğunu öne süren felsefe anlayışı; insan zihninin daha soyut ve daha kavramsal bir düzeyde gerçekleşen bilişsel yeti ya da parçasını her alanda temele alan, ön plana çıkaran yaklaşım; varolan her şeyin, en azından ilke olarak fikirlere, yani zi­hinsel gerçeklere indirgenebileceğini savu­nan anlayış; tüm psikolojik olayları fikir, düşünce ve yargılara bağlayan felsefe görüşü.

  Enformasyon toplumu

Bilginin en temel ürün, en değerli kaynak olduğu, işgücünün önemli bir bölümünün enformasyon endüstrisinde çalışanlardan meydana geldiği toplum modeli.

Yüzyılımızın son on yılında kendini iyice gösteren enformasyon toplumunun üç geliş­me evresinden geçtiği söylenmektedir. Bi­rinci evre on dokuzuncu yüzyılın ortalarında başlamış ve iletişimin elektrifikasyonuyla karakterize olmuştur. İkinci evre ise, yüzyılın ortalarında enformasyonun toplumun merkezinde bulunduğu kabulüyle ifade edi­lir. Üçüncü evre ise, enformasyon sistemle­rinin birbirleriyle, ulusal sınırları aşan sis­temlerle ve diğer toplumsal dizgelerle bütünleşmesini anlatır.

  Endüstriyalizm

İnsanın bilgisinde ve doğa üzerinde egemenlik kurma sürecinde, makine üretim sanatları­nın ya da tekniğinin kazanılması ve meka­nik güç kullanımının öğrenilmesiyle belirle­nen evre; maddi ilerlemedeki belli bir aşama; ekonomik gelişme ve toplumsal kal­kınmanın endüstrileşme yoluyla olacağını savunacağını öne süren görüş.

Buna göre, cansız güç kaynaklarının, üretimi mekanikleştirmek amacıyla, üretim sürecine uygulanmasının ardından ortaya çıkan ekonomik büyümeye endüstrileşme adı verilir. Bu süreç, endüstrileşme öncesi toplum yapısına göre, iş bölümünü, kapita­listle işçi arasındaki yeni üretim ilişkilerini kentleşmeyle endüstrinin coğrafi olarak merkezileşmesini, vb, içerir. Başlangıçta kapitalist toplumlarda gözlenen bir gelişme olarak ortaya çıkan endüstrileşme süreci günümüzde tek bir ekonomik sistemin sınır­larını aşmış durumdadır.

  Endüstri toplumu

Endüstri toplumu sonrasında ortaya çıkan endüstrileşmenin yarattığı toplum modeli.

Böyle bir toplum türünün temel özellikle­ri şöyle sıralanabilir:

1- Ortak bir dil ve kül­tür birliğini yaşayan ulus devletlerinin doğuşu;

2- Geçim ekonomisinin ortadan kalkışıyla birlikte, üretimin ticarileşmesi;

3- Makine üretiminin hakim üretim şekli olması ve üre­timin, küçük işletmelerde değil de, fabrikada gerçekleşmesi;

4- Tarımla uğraşan insan sayı­sının, nüfus içindeki oranının düşmesi;

5- Toplumun kentlileşmesi;

6- Kitle kültürünün yükselişi;

7- Siyasetin kitle partileri etrafında örgütlenişi ve nihayet,

8- Bilimin yaşamın tüm alanlarına ve özellikle de üretim süreci­ne uygulanması, toplumsal yaşamın aşamalı ve sürekli olarak rasyonalizasyonu.

Çoğunluk ya da her zaman kitle toplu­muyla özdeşleştirilen ya da birleştirilen en­düstri toplumuna Batıda kapitalizm, Doğu­da ise sosyalizm örnek verilmiştir. Başka bir deyişle, toplum bilimciler hem kapitalizm ve hem de sosyalizmi endüstri toplumu ola­rak değerlendirirken, Marksistler, endüstri toplumunu kapitalizme özgü bir toplum mo­deli olarak görmüşlerdir. Öte yandan, en­düstri toplumu, toplumdaki temel, merkezi ilkenin teorik bilgi olduğu, ekonomide hiz­met sektörünün ağır bastığı, toplumsal yapı­da ise, teknik işlerle uğraşan profesyoneller­le entellektüellerin yeni bir sınıf meydana getirip, ön plana çıktığı postendüstriyel toplumla karşı karşıya getirilmiştir.

  Endüstri devrimi

Batı uygarlı­ğında, kabaca 1780 ve 1820 yılları arasında kalan tarihsel döneme ve bir dizi teknik bu­luşun, buhar makinesi ve lokomotifin icadı­nın üretim sürecinde, insan gücü ve emeğinin yerini mekanik enerjinin almasına olanak veren süreci başlattığı döneme verilen ad.

  Empirizm

Genel olarak, özellikle, deneysel bilimin on altıncı yüzyıldan itiba­ren kazandığı önem ve kaydettiği başarıların bir sonucu olarak, F. Bacon, T. Hobbes, J. Locke, G. Berkeley ve D. Hume gibi İngiliz düşünürleri tarafından savunulan, tüm bilgilerin deneyime, duyu algısına dayandığı görüşü.

  Emperyalizm

Gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri ekonomik, politik ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları hakimiyeti altı­na alması süreci ya da işlemi.

Napolyon’un siyasi ve askeri özlemlerini ifade etmek üzere kullanılmaya başlayan emperyalizm terimi, Avrupa’nın 1870’li yıl­larda başlayan yayılmacılığıyla daha an­lamlı hale gelmiştir. Emperyalizmi ya da emperyalist süreci açıklayan üç farklı teori vardır. Bunlardan birinci ve en eskisi, em­peryalizmi iktisadi terimlerle açıklayan Marksist görüştür. Emperyalizmi kapitaliz­min en yüksek aşaması olarak gören . ve onun temeline iktisadi sömürüyü koyan söz konusu Marksist görüşe göre, emperyalizm­de,

1- Üretimin artması ve sermayenin yo­ğunlaşması,

2- Banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşması ve bu mali sermaye temeli üzerinde mali bir oligarşinin meydana gelmesi,

3- Mal ihracatı yerine, sermaye ihracatının özel bir önem kazanma­sı,

4- Dünyayı paylaşan kapitalist birliklerin önem kazanması ve

5- Dünya topraklarının büyük kapitalist devletler tarafından payla­şımı söz konusu olur.

Emperyalizmi liberal görüşten hareketle açıklayan yaklaşım ise, onu emperyalist top­lumlardaki kapitalizm ve endüstrileşme ön­cesi bir sosyal tabakanın varoluşuyla açıklar. Toprağa bağlı ve askeri bir aristokrasiyle öz­deşleştirebilecek olan bu tabakanın, atalara özgü idealleri ve toplumsal konumudur ki, toplumu modern kapitalist toplumun çıkarına olmayan bir şeye zorlar. Üçüncü görüş ise emperyalizmi, stratejik ya da politik neden­lerle analiz eder. Bu yaklaşıma göre, emper­yalizm, politik bakımdan hakim devlet ya da devletlerin güçsüzleri, büyük çoğunluğu ikti­sadi olmayan nedenlerle ve farklı mekaniz­malarla siyasi hakimiyeti altına almaya çalış- t tıkları tarihsel bir fenomendir.

  Empati

Kişinin başka bir kişinin istek ve duygularını anlayabilmesi, başka bir kimsenin halini kavrayabilmesi durumu. Kişinin kendisi başka bir bilincin yerine koyarak, söz konu­su bilincin duygularını, isteklerini ve düşün­celerini, onun bu yaşantılarını o anda be etmeksizin. anlayabilmesi yeten kişinin, kendi zihninde ya da içinde, bir kişinin rolünü kabul edip, benimsemesi hali.

  Elitizm

Bir toplumda, başta politik alan olmak üzere, tek tek hemen her alanda ön plana çıkan, doğuştan getirdiği yetenekleriyle veya sonradan kazandığı biri­kimlerle seçkinleşen insan ya da grupların varolduğunu veya olması gerektiğini savu­nan yaklaşım ya da tavır. Eşitlikçiliğe karşıt bir yaklaşım olan elitizmin bilinen ilk büyük savunucusu Platon, modern dönemde ise Nietzche’dir.

  Eleştirel teori

Yirminci yüzyıl düşüncesinde, Frankfurt Okuluyla birleştirilen toplumsal analiz tarzı.

Tüm kapalı sistemleri eleştiri yoluyla çözmeyi ya da yıkmayı amaçlayan eleştirel teori, eleştirinin daha çok Hegel’deki versi­yonundan yola çıkmış ve dolayısıyla da, eleştirinin öncelikle özeleştiri şeklinde ger­çekleşmesi gerektiği inancını hayata geçir­meye çalışmıştır. Eleştirel teorinin Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas gibi sahipleri, insanın toplumsal eleştiri yoluyla, baskılardan kurtulup özgürleşmesine katkı­da bulunan her felsefi görüşe sıcak bakmakla birlikte, daha çok Marksist bir çerçeve içinde kalmışlardır. Söz konusu eleştirel dü­şünürler, öncelikle toplumsal çıkarların, ça­tışma ve çelişkilerin düşüncede nasıl ifade edildiği ve baskı sistemlerinde nasıl üretil­diğiyle ilgilenmişlerdir.

Baskıcı sistemi ere ilişkin incelemenin ta­hakküm ve baskının kökleri konusunda uya­nışa yol açacağını, ideolojileri geriletip bi­linçlenmeyi hızlandıracağını öne süren eleştirel teorisyenler, kapitalizmin oldukça hızlı ve temelli bir biçimde değişmesinden dolayı, Marx’ın on dokuzuncu yüzyıl kapita­lizmiyle ilgili eleştirisinin meydana getirdi­ği genel çerçeve içinde kalmanın imkansız olduğunu savunmuşlardır. Bundan dolayı, Marksizmin çağdaş koşulların ışığı altında yenilenmesinin ya da yeniden kurulmasının gerekliliğini savunan Frankfurt Okulu düşü­nürleri, felsefenin yeri-ne bilimi ve devrim­ci pratiği geçiren Ortodoks Marksizmden çok temelli bir biçimde ayrılarak, felsefeyi ön plana çıkartmışlar ve LukAcs’ın, Marx’ın kendi eleştirel yönteminin, onun Öğretisinin içeriğinden çok daha büyük bir önem taşıdı­ğı görüşünü benimseyerek, K. Marx’ın eleş­tirel yöntemini ‘eleştirel teori’ şeklinde yorumlayıp uygulamışlardır.

Eleştirel teori, en iyi bir biçimde, Ortodoks Marksizmle olan söz konusu farklılığına ek olarak, zaman zaman negatif felsefe diye nitelendirilen pozitivizmin ilkeleriyle olan karşıtlık, ki bu karşıtlık birinci karşıtlı­ğın da temelinde bulunmaktadır, aracılığıyla ifade edilebilir. Buna göre, pozitivizmin bil­ginin duyu-deneyinin sonucu olduğunu dile getiren tempirizminin tersine, eleştirel teori belli bir akılcılığın ifadesi olmak durumun­dadır. Eleştirel teorisyenler, bilgimizin ve ortak insanlığımızın kaynağında, her birimi­zin rasyonel varlıklar olmamız olgusunun bulunduğunu öne sürerler. Hegel gerçek olanın rasyonel olduğunu söylemişti. Eleştirel teoriyi benimseyen Frankfurt Okulu dü­şünüleri ise, gerçek olanın rasyonel olması gerektiğini öne sürer. Rasyonalite ise, eleşti­rel teorinin bakış açısından, formel mantık­tan ziyade, tez ve antitezlerin özümlenip, çelişkilerin yeni sentezlere dönüştüğü diya­lektik bir düşünme sürecini ifade eder.

Böyle bir rasyonalite anlayışını, savunu­cularının çok değerli buldukları bir ütopik düşünce tarzıyla bir araya getiren eleştirel teori, buradan rasyonel bir toplum idealine veya ütopyasına yönelmiştir. Madem ki biz­ler, insan varlıkları olmamız hasebiyle, ras­yonel düşünme yeteneğine sahip bulunmak­tayız, öyleyse rasyonel bir toplum, tüm üyelerinin çevrelerini yaratmak ve dönüşü­me uğratmak için varoldukları, söz konusu yaratma ve dönüştürme sürecine fiilen ve bir bütün olarak katıldıkları bir toplum ol­malıdır. İşte bu yaklaşım, eleştirel teoriyi benimseyenlere, varolan Batılı kapitalist toplumların eleştirisinde kullanılacak temel ölçütü sağlar: Batılı modern kapitalist top­lum, kimi toplumsal kesimleri ekonomik ve politik katılımın dışında bırakan, veya birta­kım toplumsal grupları sistematik bir tarzda tahakküm altına alıp güçsüzleştiren irrasyo­nel bir toplumdur. Söz konusu standart, eleştirel teorinin en önemli savunucuların­dan biri olan Jürgen Habermas’ta farklı bir modelle dönüşüme uğrar. Rasyonel düşün­me yetisine sahip varlıklar olmamız olgusundan değil de, hepimizin semboller veya bir dili kullanmamız olgusundan yola çıkan filozof un ütopyası ise, nitekim hiç kimsenin söylem dışına itilmediği, tüm bireylerin gerçek bilgiye erişip, kamusal tartışmaya etkin bir biçimde katılabildikleri bir ideal konuş­ma durumudur.

Eleştirel teorinin akılcılığı ile pozitiviz­mm empirizmi arasındaki karşıtlık, aynı za­manda bir eleştirel teori/geleneksel teori karşıtlığı olarak da ifade edilebilir. Gele­neksel teoriyi, a) empirist bir bilim anlayışını uygun, yeterli ve doğru bir bilim görüşü olarak gören ve b) her tür bilginin doğa bi­limleriyle, özde aynı bilişsel yapıya sahip olması, ve dolayısıyla da, doğa bilimlerinin yönteminin insan ve toplum bilimlerine de uygulanması gerektiğini savunan bir teori olarak tanımlayan eleştirel kuram, bu teori­ye karşı toplumsal alanla insanın dünyasın­da, doğa alanında olduğu gibi, ezeli-ebedi ve değişmez hakikatler için verili bir temel olmadığını öne sürer. Rasyonel bir toplu­mun veya rasyonel bir toplumsal varoluşun henüz varolmadığını savunan eleştirel teo­risyenler böyle bir toplumu eleştirel teorinin amacı yaparken, erişilmesi gereken hedefi gösterirler. Buna uygun olarak, geleneksel teorinin sözde çıkar gözetmediği, doğru bil­giye ulaşmak dışında bir amaç taşımadığı yerde, eleştirel teori önce geleneksel teori­nin olumsuz sonucunu gösterir, yani doğa bilimlerinin yönteminin insana ve insanla doğrudan doğruya ilgili olan konulara uygu­lanmasının insanın potansiyel güçleriyle özgürlüğünün yadsınmasından başka bir şey olmadığını ortaya koyar ve sonra da, kendi en temel ilgisini dile getirir: İnsanın özgürleşimi.

Bundan dolayı, eleştirel teori, yüklendiği varolan yapıları eleştirme görevine ek ola­rak, insanın özgürleşimi için radikal bir top­lumsal değişmeyi başlatma amacı güder. Buna göre, eleştirel teori, insanın, varolan toplumsal düzenin ihmal ettiği potansiyelle­rini ortaya çıkarmak durumundadır. Frank­furt Okulu düşünürlerine göre, eleştirel teori, Aydınlanma biliminin veya pozitiviz­im tek yanlı akılcılığının sınırlı kaynakla­rından daha fazlasına ihtiyaç duyar; sanata, ütopik düşünceye, fantazi ve imgeleme işte bunun için, eşdeyişle inşanın bastırılmış güçlerinin, varolan toplumsal düzen tarafın­dan ihmal edilmiş potansiyellerinin su yü­züne çıkarılması için ihtiyaç vardır.

Eleştirel teori, ütopik düşünce geleneğin­den koparak, pozitivizmin olumsuz etkisi altında kalan Ortodoks Marksizmi de, yani Marx’ın düşüncelerinin pozitivist bir yaklaşımla fosilleştirilmesi veya dondurulması iş­lemini de şiddetle eleştirir. Buna göre, eleş­tirel teorisyenler, determinist bir toplum bi­liminin kapitalizmin temel yasalarını saptayacağı ve onun gelecekteki çöküşünü tahmin edebileceği anlayışının, Doğudaki Stalinizmin ve Batıda da Stalinizme sadık komünist partilerin büyük yanlışlarının en önemli kaynağı olduğu şeklindeki sert ve ağır eleştiriyi çekinmeden dile getirmişler­dir. Başka bir deyişle, Frankfurt Okulunun eleştirel kuramı benimseyen mensuplarına göre, tarihsel maddeciliğin bilimsel statüsü, ya da pozitivizm kaynaklı bilimsellik iddia­sı, parti liderleriyle entellektüellerini eleştiriden korumuştur. Teorinin sözde bilimselliği, ahlâki ya da siyasi konuları teorik ya da tek­nik uzmanlıkla ilgili konulara dönüştürmek suretiyle, Bolşevik partinin demokratik mer­keziyetçiliğini haklı kılmıştır. Kararlar, sıra­dan işçiler ya da köylüler tarafından değil de, Marksist teori çok ayrıntılı olarak ve de­rinlemesine bilenler tarafından alınmalıdır. Şu halde, Sovyet Marksizmindeki bürokratik otoriteryanizmi doğuran şey, Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, Marx’ın kendisin­den ziyade, pozitivizmin kendisidir.

Ortodoks Marksizmin geleneksel ekono­mik açıklama modellerinden veya ekono­mik determinizminden uzaklaşan eleştirel teori, bir yandan bir ideoloji ve siyaset eleş­tirisi geliştirirken, bir yandan araçsal akılcı­lıkla modern Batı toplumlarında güçlenen totaliter hakimiyet tarzını analiz etmiştir. Aydınlanma ve pozitivizmle modernliğe ilişkin değerlendirme ve eleştirilerinde çok büyük ölçüde, ünlü sosyolog Weber’in top­lumun rasyonalizasyonuyla ilgili görüşleri­ne dayanan eleştirel teorisyenler, bu bağ­lamda bürokrasi ve kapitalizmin tek yanlı bir akılcılığı, araçsal akılcılığı temsil ettiğini öne sürmüşlerdir. Eleştirel teorisyenlere göre, bürokrasi ve kapitalizm toplumu saptanmış olan belirli amaçlara en iyi ve sağlam bir biçimde ulaşma olanağı verecek araçların seçimiyle ilgilenen formel akılcılık açısından rasyonalize eder. Ve toplumun bu açıdan rasyonalizasyonu, eleştirel teorinin savunucularına göre, birtakım irrasyonel so­nuçların ortaya çıkışını engelleyemez. Da­hası araçsal akıl dünyayı ve başka insanları konu alır ve değerlendirirken, onları nasıl sömürebileceğimiz sorusunu temele koyar. Olgu değer ayrımını benimserken, değerlere bilgi ve yaşamda son derece önemsiz bir rol verir. Modern toplumlara özgü söz konusu düşünme tarzı, totaliter yönetim tarzı ve tahakküm arzusuyla yakından ilişkilidir. Bu açıdan ele alındığında, eleştirel teorinin esas hedefinin araçsal akılcılık, ve özellikle de doğa bilimlerinin gerçek bilginin tek geçerli türü olma iddiası olduğu söylenebilir. Bundan dolayı, eleştirel teori, son çözümlemede bili­min ve kapitalizmin temellerine ilişkin bir eleştiri ve analiz olmak durumundadır.

  Ekonomizm

Toplum ve siyasi tarihe ilişkin açıklamada, diğer faktörleri büyük ölçüde göz ardı ederek, tümüyle ekonomik geliş­meleri vurgulama, ön plana çıkarma anlayı­şı. Her tür toplumsal, siyasi ve kültürel faa­liyeti ekonomik temel yoluyla açıklayan, üstyapının kendisinin bağımsız bir anlamı olabilmesini kabul etmeyen indirgemeci görüş.

Genelde, Marx’ın tarihsel maddeciliğini ifade etmek için kullanılan ekonomizm te­rimi, ideolojik mücadelenin önemini vurgu­layan Marx, Engels ve Gramsci tarafın­dan, işçilerin, siyasi mücadeleyi siyasi partilere bırakarak, yalnızca doğrudan eko­nomik çıkarları için mücadele etmeleri ge­rektiği şeklindeki sendika anlayışını, sosya­lizmin yalnızca ekonomik eğilim ve yönelimlerin gelişimine bağlı olarak nere­deyse kendiliğinden ortaya çıkan bir evri­min sonucu olacağını savunan hareketi ifade etmek için kullanılmıştır.

  Eğitim sosyolojisi

Eğitim kurumlarını ve okullaşmayla modern endüstri toplumlarında okullaşma sistemlerini, ‘okul ile toplumsal yapı arasındaki ilişkileri konu alan, eğitim kurumunun toplumun diğer büyük kurumsal düzenleriyle, yani iktisat, politika, din, vb. ile olan ilişkilerini sosyolojinin yöntemleri ve bakış açısıyla araştıran sosyoloji dalı.

Eğitim sosyolojisinin günümüzdeki araş­tırmaları, eğitimin öncelikle, yeniden üreti­lecek bir kültürü, bir bilgi ve beceriyi aktar­mak, sonra da ekonomik ve toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmak gibi iki ayrı ve birbiriyle çelişen işlevi olduğunu ortaya koyar. Son zamanlarda, özellikle eğitimin söz konusu iki işlevi bağlamında yapılan eleştirel çalışmaların temel tezi, okul eğiti­minin egemen sınıflar tarafından saptanmış olan toplumsal ve kültürel koşulların yeni­den üretilmesine yardımcı olduğu, ve yine eğitimin hakim kültürün kurumsallaşmasına ve toplumsal tabakalaşmanın pekişmesinde önemli bir rol oynadığıdır.

  Eğitim psikolojisi

Genel olarak, uygulamalı psikolojinin öğ­renmeye ilişkin çalışmalarla, problem çözme, ölçme gibi konularla ilgili olan dalı; çocukların eğitimi, gelişimi ve yetişmesinde rol oynayan öğrenme süreçlerini ve bu sü­reçte karşılaşılan psikolojik sorunları ince­leyen disiplin.

Daha özel olarak da, öğrenme ve öğret­me süreçlerini anlamayı amaçlayan akade­mik psikolojiyle, kişinin öğrenme yeteneği­ni tam olarak gerçekleştirmesini engelleyen handikapları teşhis edip ortadan kaldırmayı amaçlayan uygulamalı psikolojinin bir sentezini yapan psikoloji türü.

  Eğitim felsefesi

Felsefenin, eğitimin imkanı, doğası, amaçları ve yöntemleri ile ilgili problemleri, felsefeye özgü yöntemlerle konu alan dalı. Eğitimin olanaklı olup olmadığı, eğitimin bir ideoloji ya da öğreti aktarmaktan bağımsız olup olmadığı, eğitimde bir öğretmene gerek duyulup duyulmadığı, eğitimde temel amacın bilgi aktarmak mı, yoksa bilgilenme yeteneği kazandırmak mı olduğu, eğitimin olgularını konu alması gerektiği, bilgiyi amaçlayan eğitimin eyleme yönelen eğitimden farklılık gösterip göstermediği benzeri soruları yanıtlamaya çalışan felsefe dalı.

Felsefi yöntemlerin eğitim problemi ya da konusuna uygulanmasının sonucu olup, eğitim alanında geçen kavramların eleştirel analizinden meydana gelen eğitim felsefesi, eğitim tarihiyle yakından ilişkili olan bir disiplindir. Bu çerçeve içinde eğitim tarihinde ön plana çıkan belli başlı eğitim teorileri şöyle sıralanabilir:

1- Platon’un, siyaset ve toplum anlayışına temel yaptığı ve görünüşlerin bilgisine, öğretmen tarafından aktarılan malumatlar değil de, ezeli-ebedi İdeaların bilgisine dayanıp, duyusal dünyadan akılla anlaşılabilir gerçekliklerin dünyasına yükselişle belirlenen eğitim anlayışı. Hiyerarşik toplum yapı­sında yönetim görevini eğitim süreci içinde en başarılı olup, İdeaların bilgisine yükse­lenlere veren filozof, eğitim sürecinde en az başarılı olanların toplumdaki en düşük ve en aşağı işleri üstlenmesi gerektiğini savunurken, akılcılığı temele almış ve, toplumdaki değişik sınıf ya da grupları birbirlerinden ayırıp düzenleme işini eğitime yüklemiştir.

2- Ortaçağın, en iyi ifadesini 13. yüzyılda Aquinaslı Thomas’da bulan ve inanç ile aklı uzlaştıran eğitim anlayışı. Akıl ile inancı bağdaştıran, rasyonel düşüncenin ahlâki erdem ve yetkinlik arayışıyla disiplin altına alınması gerektiğini dile getiren bu eğitim anlayışı, zihinsel disiplinle kişinin bağımsızlığını koruyarak, öğrenmede kendi yolu­nu bulabilmesinin önemini vurgulamıştır.

3- 17. yüzyılda, İngiliz empirist düşünürü Locke tarafından ifade edilen modern eğitim anlayışı. Locke’un İngilizlerin geleneksel eğitilmiş insan ya da beyefendi idealine, yükselen burjuvazinin benimseyebileceği bir biçim kazandırmaktan oluşan bu eğitim anlayışı, eğitimde deneyim ve algıların ağırlığını vurgulayan bir anlayıştır. Bu tutum ise, açıktır ki, giderek güçlenen kuşkucu, pratiğe dönük, yeni burjuva sınıfı ile yeni bilimin eğilimlerini yansıtmaktadır.

4- Aydınlanmanın, 18. yüzyılda en iyi bir biçimde Ansiklopedistlerde ifadesini bulan akılcı, nesnel, bilimci ya da bilimsel aklı ya­şamın tüm alanlarına uygulamaya hazır, yön­tem bakımından dogmatist eğitim anlayışı ol­dukça etkili olmakla birlikte, yoğun da bir tepki toplamıştır.

5- Yine, 18. yüzyılda, romantik doğalcılı­ğın, Aydınlanmanın akılcı ve nesnelci tavrına bir tepki olarak gelişen ve Rousseau tarafın­dan ifade edilen eğitim anlayışı. Aydınlan­mayla birlikte temel ve egemen değerler haline gelen akılcılık, bilinçli düşünme, ken­dini denetleme, karmaşıklık ve nesnelliğin karşısında romantizmin sezgisel kendiliğind­enliğini ve bu arada özgürlük, yalınlık ve Öznelliği savunan Rousseau, söz konusu eği­tim anlayışında, çocuğun uygarlığın getirdiği yozlaşmalardan korunması, onun hep sağlıklı olan doğal dürtülerinin beslenmesi gerektiği­ni söylemiştir.

6- Marx tarafından ifade edilen ve insa­nın gelişiminde esas olan öğenin gerçek top­lumsallık olduğunu öne süren eğitim anlayı­şı. Bireysel özgürlüğün toplumsal otoriteyi gerektirdiğini savunan Marx’ın bu anlayışı­nın eğitilmiş insan ideali, sorumsuz birey olmayıp, kapitalizmin yarattığı yabancılaş­mayı aşarak toplumsal ilişkiler aracılığıyla özgürleşmiş insandır.

7- Yirminci yüzyılda daha çok Ameri­ka’da gelişen ve William James’la John Dewey tarafından savunul an pragmatist eğitim anlayışı. Düşünen insanın inanç ve davranışlarının gelenek ve görenekler tara­fından değil de, problemleri çözmenin tek yolu olan bilimsel yöntem tarafından belir­lenmesi gerektiğini savunan bu eğitim anla­yışına göre, eğitimde konular çocuğun top­lumsal tecrübeleri üzerinde düşünmesine katkıda bulunacak faaliyetleri içeren konu­lar olmalıdır.

8- 20. yüzyılda etkili olan başka bir eğitim anlayışı ise, davranışçılığın eğitim görüşüdür. Söz konusu eğitim anlayışı, insanı Özgür bir özne olarak gören, geleneksel eğitim an­layışlarına karşı çıkarak. önceden planlan­mış, toplumsal hedeflere en küçük bir sapma göstermeden ulaşacak şekilde programlan­mış bir insan yaratmak, amacıyla, insan dav­ranışının bilimsel bilgi yoluyla yönlendiril­mesi idealini ortaya atmıştır.

9- Davranışçılığın söz konusu bilimsel eğitim anlayışının karşısında ise, varoluşçu eğitim anlayışı yer almaktadır. İnsanı nes­nel yöntemlerle incelenip sınıflandırılacak, belirli kategorilere yerleştirilecek bir nesne gibi gören yaklaşımlara karşı çıkan varoluşçu görüş, insana, yaşamını varoluşsal kararlarla şekillendirme, değerlerini somut bir biçimde yaratma ve sorumluluk alma olanağı verecek bir eğitim verilmesi gerektiğini sa­vunur.

  Eğitim

1- Bir toplumun kültürünün, yani değer yargıları ile bilgi ve beceri birikiminin yeni kuşaklara aktarılması süreci; bu sürecin okul benzeri kurumlarda gerçekleştirilmesi faaliyeti.

2- Kişinin kendisini bir bütün olarak gerçekleştirmesine, insan varlığının bütün gizil güçlerini hayata geçirmesine imkan veren süreç. Kişinin, insanlığın özellikle tinsel mirasını özümsemesi yoluyla, toplum değerlerine ve kabul görmüş yaşam tarzlarına sağlıklı bir biçimde intibakını temin eden süreç.

3- Daha özel olarak da, kişinin belli bir alanda iyi yetişmesini veya onun belli bir yetisi ya da melekesinin birtakım araç ya da yöntemlerle gelişmesini sağlayan etkinlik.

  Egzistans

Varoluşçu felsefede insani varoluş anlamında, salt özne ya da bireyin varoluşu.

Klasik felsefede varoluş ya da varolan birey, kavramlar alanının dışında kendinden kalın olan birey anlamına gelen existence, varoluşçu felsefece özel bir anlam kazanarak, soru sorabilen, kendi kendini tanımlayan, kendi imkanlarını gerçekleştirerek özünü belirleyebilen insani varoluşu tanımlamaya başlamıştır.

  Egoizm

Ahlâk felsefesinde her insanın kendi iyiliğini gözetmesi ve kendi çıkarlarını hayata geçirmesi gerektiğini, yaşamdaki en yüksek iyinin, kişinin kendisi için mümkün tüm tat­minleri (arzuları, istekleri, ihtiyaçları, hazları ve amaçları) karşılaması ya da gerçekleştirmesi olduğunu, kişinin kendi tatmin, başarı ve mutluluğunun ilk, en yüksek ve nihai değer olduğunu, kalan tüm değerlerin bundan çıktığını savunan anlayış.

  Edmund Burke

1729-1797 yılları arasın­da yaşamış olan ünlü İngiliz devlet adamı ve filozofu.

Temel eseri Reflections on the Revolution in the France [Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler] olan Burke, insanın duygusal ve ruhsal yaşamının evrenin genel düzeniyle uyum içinde olduğunu, toplum ve devletin, insanın yeteneklerinin eksiksizce geliştirilme­sine imkân sağladığını, ortak çıkarlara hizmet ettiğini savunmuştur. O muhafazakâr düşünü­şün en önemli temsilcilerinden biri olup, Fransız Devrimine şiddetle karşı çıkmış ve İngiliz sisteminin erdemlerini savunmuştur. özellikle, Devrim hareketinin rasyonalist ve idealist havasına karşı çıkan düşünür, devri­min manevi ateşiyle, siyasi yapının yeniden kurulmasına yönelik projelerin, geleneklerin ve geçmişten miras kalan değerlerin yıpran­masına ve maddi manevi kaynakların tahribi­ne yol açtığım söylemiştir.

Sisteme ve soyutlamaya da karşı çıkan, somut ve belirli sorunları tedricen ve yasalara uygun bir tarzda çözmekten yana olan Burke, liberal ve tutucu Whig aristokrasisiyle olduğu kadar halk kitlelerinin taşkınlıkları ve saray entrikalarıyla da mücadele etmekten geri dur­mamış ve yaşadığı dönemde İngiliz siyasi ha­yatının istikrar kazanması sürecine önemli katkılar sağlamıştır.

  Ernst Bloch

1885-1977 yılları arasında yaşamış ünlü Alman düşünür. Temel eserleri: Geist der Utopie [Ütopyanın Ruhu], Das Prinzip Hoffnung [Umut İlkesi], Abriss der Sozialen Utopien [Sosyal Utopya Taslağı].

Genç yaşta sosyalizmi benimsemiş ve Georg Simmelle Weber’in öğrencisi olmuş olan Bloch, en çok inanç sorunu ve Ütopya konusu üzerinde durmuştur. Ortodoks Mark­sizmin baş hedeflerinden biri olan Bloch, ütopyaların hep varolduğunu ve varolması gerektiğini öne sürmüştür. Ona göre, bir sosyal ütopya, yabancılaşma olmak bir tarafa, insanın bilinçlenmesine yardımcı olan en önemli temel olup, ona bütünsel bir tarih gö­rüşü kazandırır.

O işte bu bağlamda, tarihin sonunun gel­diği’ tezine, insanlığın mevcut durumunun olumlanmasını talep ettiği için, bir burjuva sapkınlığı olduğu gerekçesiyle şiddetle karşı çıkmıştır. Bloch’un buna karşı getirdiği al­ternatif bir umut ilkesi, daha iyi bir dünya, baskı ve sömürünün olmadığı bir dünya imkanını içeren bir gelecek felsefesidir.

  Edouard Bernstein

Sosyal demokrat siyaset adamı, kuramcı ve tarihçi . Kapitalist ekonominin yakın gelecekte çökeceği ve proletaryanın iktidarı zorla ele geçirmesi gerektiği gibi görüşleri yadsıyarak, Karl Marx’ın koyduğu temel ilkeleri gözden geçirmeye girişen ilk sosyalistlerdendir. Seçkin bir kuramcı olmamasına karşın ‘revizyonizmin babası ‘ olarak adlandırılmış ve özel girişimciliği toplumsal reformla kaynaştıran bir tür sosyal demokrasi öngörmüştür.

Danzig’den gelerek Prusya’nın başkenti Berlin’e yerleşmiş bir Yahudi ailesinin oğluydu. Babası demiryolu makinisti, amcası Aaron Bernstein ise ilerici işçi çevrelerinde çok sayıda okuru olan Berliner Volk Zeitung gazetesinin editörü idi. Bu ortamda pek çok kültürlü Almanın ulusal birlik ve demokrasiye duyduğu özlemi daha genç yaşta kolayca paylaştı. Sevilen ve açıksözlü bir insandı. 1872’de genç bir banka memuru iken Sosyal Demokrat Partiye girdiğini açıkça söylediğinde üstlerinden anlayış gördü. Prusya’nın 1871’de Fransa’yı yenilgiye uğratmasını izleyen çalkantılı yıllar siyasi inançlarının oluşmasında önemli rol oynar. Ama yumuşak kişiliğinden dolayı Radikal Marksizm’den çok dogmatik olmayan pragmatik bir sosyalizme ilgi duyuyordu. Otoriter sayılabilecek Alman Genel İş Derneği karşısında demokratik ve barışçı sosyal demokratları yeğledi.

Partiye girince sosyalist yayın organı Die Zukunft’ta çalışmaya başladı.1890′lara değin süren 1873 ekonomik bunalımı kapitalizmin zayıflığı yolundaki inancını pekiştirdi. Ama onu daha radikal bir tutum almaya zorlayan Şövalye Otto von Bismarck’ın antisosyalist yasaları oldu. Almanya dışına sürülünce İsviçre’ye yerleşti. Die Zukunft’un varlıklı koruyucusu Karl Höchberg’in “ahlakçı sosyalist” görüşlerinden uzaklaştı. Burada gizli sosyalist partinin toparlayıcı odağı durumunda olan Der Sozialdemokratie dergisinin Zürich baskısının editörlüğünü Marx’ın onayıyla üstlendi. 1888’de Bismarck’ın başvurusu üzerine İsviçre’den de sınır dışı edilince derginin yayımını Londra’da sürdürdü. Orada Marx’ın çalışma arkadaşı Friedrich Engels’ın yakın dostu oldu; sosyalizmin adım adım gelişeceğini savunan etkili Fabian Derneği’nin önderiyle de yakın ilişki kurdu. Giderek değişen görüşlerini bir dizi makale ile 1898′de Stuttgart’ta Sosyal Demokrat Parti toplantısına gönderdiği bir mektupla sergiledi. Ertesi yıl Die Voraussetzungen de Sozialismus und die Sozialdemokratie’yi (evrimsel sosyalizm,1891′de) yayımladı.

1901’de Almanya’ya dönen Bernstein reformcu işçi hareketinde giderek gelişen revizyonist okulunun kuramcısı durumuna geldi. Sosyalizmin kapitalist orta sınıfa karşı bir ayaklanmanın doğrudan ve katışıksız bir ürünü değil, insan tutkularının ayrılmaz içsel bir parçası olan liberalizmin nihai sonucu olduğunu savundu. Kapitalizmin hemen çökeceği ve burjuvazinin yalnızca baskıcı bir sınıf olduğu yolundaki görüşten vazgeçti. Ayrıca üretken sanayiinin belirli ellerde toplanmasının her alanda Marx’ın öngördüğü ölçüde eksiksiz ya da daha hızlı biçimde gerçekleşmediği sonucuna vardı. İşyeri yasalarının çıkartılması ve işçi sendikaları üzerindeki yasal kısıtlamaların kaldırılması türünden reformları örnek göstererek, sosyalist hareketten gelen başkaldırı sonucunda sermayenin sömürücü eğilimlerine karşı bir tepkinin geliştiğini öne sürdü. Bütün bunlara dayanarak kalıcı başarının yolunun şiddete dayalı bir altüst oluştan değil sürekli bir ilerlemeden geçtiğini savunmaya başladı.

1902’de Reichsrag’a (parlamento) seçildi ve üyeliği 1928’e değin sürdü . Sosyalist kuramcı Karl Kautsky’nin dogmatik marxizmi ile Alman işçi önderi Agust Bebel’in eklektik Marxizmi giderek etkisini yitirdikçe revizyonizm sosyal demokrasinin ideolojisi durumuna geldi. Ama sınıflararası şiddete olduğu kadar uluslararası alanda da şiddet kullanımına karşı çıkan Bernstein militarizme karşı mücadelede sol kanatla birlikte tutum aldı. Sağ kanat önderleri arasında yer almasına karşın I. Dünya Savaşı sırasında partisinin savaşı desteklemesini protesto etmek amacıyla Bağımsız Sosyalistlerle birlikte davrandı. Ama barış gerçekleşir gerçekleşmez eski konumuna döndü ve Kasım 1918’deki siyasal devrimi toplumsal bir devrime dönüştürmek isteyenlere karşı cephe aldı. Parlamenter cumhuriyetin kesintisiz bir ilerleme yolu açtığını savundu. Savaştan sonra 1919’da ekonomi ve maliyeyle ilgili devlet bakanı olarak görev yaptı.

Sonunda sosyal demokrasi Bernstein’ın 20 yıldır özlemini çektiği büyük bir reformcu halk hareketi durumuna geldi. Artık partisinin saygın bir yol göstericisi olan Bernstein sosyal demokrat programın büyük bölümünün fikir babalığını yaptı. Alman halkını 1917 Rus örneğinden caydırmakta önemli rol oynayan Bernstein, 1922’de İtalyan faşist modelinin Almanya’ya sıçramasını önleyemedi. Nazilerin kanlı saldırılarını, dengesiz kafaların düşüncesiz davranışları olarak değerlendirdi. Nasyonel Sosyalizmin özünü kavrayamadı ve Nazilerin iktidarı ele geçirmesini önlemekte çaresiz kaldı. Bernstein’ın ölümünün (18 Aralık 1932) üzerinden daha altı ay geçmeden , tüm umutlarını bağladığı demokratik devlet, kapılarını Adolph Hitler’in diktatörlüğüne açtı.