Özgürlopedi » H Harfi
Rss Feed
Tweeter button
Facebook button
Technorati button
Reddit button
Myspace button
Linkedin button
Delicious button

H Harfi Kategorisi

  Herbert Marcuse

1898-1970 yılları ara­sında yaşamış olan Alman asıllı ünlü Ame­rikan düşünür.

Frankfurt Okulu mensuplarından biri olan Marcuse, Marksist teoriyi 1920’den itibaren değişen tarihsel koşullarla uyumlu hale getirmenin mücadelesini vermiştir. Bu amaçla, eleştirel Marksizmin kendi versiyonunu öne süren ve 1960’lı yıllardan başlayarak ulusla­rarası bir ün kazanan Marcuse, Amerika Bir­leşik Devletleriyle Avrupa’daki yeni sol ha­reketin destekçisi ve savunucusu olmuştur.

O, 1928 yılında yayımlanan ilk makale­sinde, fenomenoloji, varoluşçuluk ve Mark­sizmin bir sentezini yapmıştır. 1933 yılında, Marx‘in Okonomischephilosophische Ma­nuskriple [Ekonomi ve Felsefe Yazıları] adlı kitabını tanıtan Marcuse, böylelikle Marksiz­mm genç Marx’ın düşünceleri ve eserlerinin bakış açısıyla yeniden yorumlanması yolunu açmıştır.

1934 yılında, Nazi zulmünden kaçarak, Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Marcuse, burada ilk büyük eseri olan Rea­son and Revolution [Akıl ve Devrim]’i yaz­mış ve modern toplum teorisinin doğuşunu incelemiştir. 1955’yılında yayınlanan Eros and Civilisation [Eros ve Uygarlık] adlı ese­rinde, o, Marx ve Freud’un bir sentezini yapmış ve baskıcı olmayan bir toplumun anahatlarını çizmeye çalışmıştır. 1958 yılın­da yayınlanan Soviet Marxism [Sovyet Marksizmi] adli eseriyle, 1964 yılında ya­yınlanan Öne Dimensional Man [Tek Bo­yutlu İnsan] adlı eserinde, hem Batı kapita­lizmini ya da ileri kapitalist toplumları ve hem de komunist toplumları yoğun bir bi­çimde eleştirmiştir. Başka bir deyişle, yok­sullaşmanın giderek artacağını ve sömürü­len sınıfın bilinçlenmesinin devrime yol açacağını savunan Marx’ı eleştiren Marcu­se, sanayileşmiş refah toplumlarının işçi sı­nıfını kendi içinde erittiğini, bu sürecin tü­ketim özlemi, yüksek ücretler ve medya yoluyla sağlandığını söylemiştir. O, gele­neksel toplumlardaki fonksiyonel baskının, üretimin büyük bir hızla arttığı günümüz refah toplumunda fonksiyonel olmaktan çık­tığını ve bir üst baskıya dönüştüğünü öne sürmüştür. Üretimin tek amaç olduğu, günü­müzün totaliter, sanayi toplumunda, çok bo­yutlu bir varlık olan İnsanoğlu Marcuse’e göre, tek boyutluluğa indirgenmiş ve kendi­sine yabancılaşmıştır.

O, söz konusu eleştirinin ardından, este­tik ve biyolojik değerlerin yüceltildiği bir toplum düzeni arayışına girmiştir. Gelece­ğin toplumuna ilişkin görüşleriyle özgürlük­çü bir anarşist olarak nitelenen Marcuse, özgür, güzel, aydınlık, cinsel içgüdülerin bastırılmadığı, herkesin yeteneğine göre özgürce çalıştığı, çalışmanın bir oyun haline getirildiği, devletin baskıcı görevine gerek duyulmayan bir toplum düzenini özlemiştir.

  Hümanizm

Genel olarak akıllı insan varlığını tek ve en yüksek değer kaynağı olarak gören, bireyin yaratıcı ve ahlâki gelişiminin, rasyonel ve anlamlı bir biçim­de, doğaüstü alana hiç başvurmadan, doğal yoldan gerçekleştirilebileceğini belirten, ve bu çerçeve içinde, insanın doğallığını, öz­gürlüğünü ve etkinliğini ön plana çıkartan felsefi akım. İnsanın kendisinin ve ilgili çıkarların çok temel bir öneme haiz olduğu­nu savunan yaklaşım; insan varlıklarına va­rolanların meydana getirdiği genel varlık şe­ması içinde özel bir konum atfeden öğreti.

Bir yanında insanlığın tanrısal düzene ba­ğımlı olduğunu söyleyip doğa üstü aşkın varlık alanına özel bir konum izafe eden do­ğaüstücülüğün veya teizmin, diğer yanında ise insan varlığının diğer canlılarla aynı dü­zeyde bulunduğunu savunup, onun bilimsel bir tarzda ele alınması gerektiğini savunan doğalcılığın bulunduğu hümanizm, insan varlıklarında geliştirilmesi ve kendi başına ele alınıp kutsanması gereken eşsiz güçler, benzersiz yetenekler bulunduğunu savunur. Özünde, ateizme ya da agnostisizme da­yanan ve dini ya da dini inancı dışlayan bir ahlâkı savunan yaşam görüşü olarak hüma­nizm, insan varlıklarının kendi içinde bir değer taşıdıklarını, insanla ilgili tüm diğer hak ve değerlerin temelinde, insanın insan olarak değerine duyulan saygının bulundu­ğunu öne süren; 1 insandan umudunu kesen, insan yaşamına herhangi bir anlam yüklemeyen, insanı yalnızca Tanrı’nın inayetiyle kurtulabilecek değersiz ve sıra­dan bir varlık olarak gören, 2 insan bilinciy­le ilgili görüşünde, determinist ya da indir­gemeci olan her düşünce sistemine şiddetle karşı çıkan anlayışı veya tavrı ifade etmek durumundadır.

Kökenleri antik Yunan düşüncesine, in­sanı felsefi düşüncenin merkezine geçiren Sokrates’e, ‘insan her şeyin ölçüsüdür’ diyen Protagoras’a kadar geri giden, ama esas Rönesans döneminde, Tanrı’dan uzak­laşan dikkatin insana yönelmesiyle ortaya çıkıp, ilerlemeci Aydınlanma ve modernist hareketle gelişen hümanizm, 20. yüzyılda ise, İngilizce konuşan dünyada, ateizm ya da laik bir akılcılıkla eşanlamlı bir terim haline gelmiştir. Buna karşın, kıta Avru­pa’sında hümanizm, insanla doğanın geri kalanı arasındaki ontolojik farklılığı temele alan ve topluma, tarihe, kültüre ilişkin açık­lamada, önceliği insana veren felsefeleri gösterir.

Hümanistler, bu çerçeve içinde, insan varlıklarına özgü, onların ürünlerini, bu’ ürün ister tarihsel bir olay, ister ekonomik sistem ya da ister edebi bir eser olsun, stan­dart bilimsel açıklamayla birleştirilen nes­nel ve indirgemeci analizler tarafından açık­lanabilmesini imkansız kılan, birtakım nitelik ve yetiler bulunduğunu savunmuşlar­dır. İşte
a) varoluşçuluğun, insanı ve insan bilincini ön plana çıkartan ve insanın evre­ni, ya da insanın öznelliğinin meydana ge­tirdiği evren dışında başka bir evren bulun­madığını iddia eden felsefeleriyle;
b) insanın ezeli-ebedi doğruları temaşa etme ve aşkın bir gerçeklikle doğrudan bir ilişki içine girebilme gücüne sahip olduğuna ina­nan personalizm;
c) insanı her şeyin ölçüsü yapan insan merkezli görüşünden dolayı, pragmatizm;
d) Lukacsz’ın genel yabancı­laşma ve şeyleştirme sürecini, insanlığın yi­tirilmesi olarak değerlendiren görüşü; ya­bancılaşma üzerinde odaklaşan genç Marxla irtibatlandırılan Marksist hüma­nizm, çağdaş hümanizmlere örnek olarak verilebilir.

Bununla birlikte, yine içinde bulunduğumuz yüzyılda, 1970’lerden başlayarak, yapısalcıların ve yapıbozumcuların eserlerinde güçlü bir hümanizm eleştirisi felsefenin gündemine gelmeye başlamıştır. Kendi ken­dini belirlemeye, seçimleriyle toplum üze­rinde veya tarihin akışında ciddi değişim veya farklılıklar yaratabilmeye muktedir özerk insan varlığı konsepsiyonuyla belirle­nen hümanizm, Levi-Strauss, Althusser ve Foucault gibi düşünürlerin eserleriyle, bu dönemde ağır bir yara almıştır. Zira bu dü­şünürler toplumsal, ekonomik ve psikolojik yapıların etkileri üzerinde durmuş ve bu et­kilerin bireylerin eylemlerini nasıl etkileyip belirlediklerini gözler önüne sermiştir. Bi­linç nedensel ya da yapısal olarak belirlen­miş olup, bireyin kendi kendisini belirleme­si bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Birey bir oyuncu değil, yaşam adı verilen oyunda bir piyondur.

  Hümanist

Hümanizmi benimsemiş, dolayısıyla insan insani ilgi ve çıkarları temele alan kişi, di­siplin ya da yaklaşım için kullanılan sıfat.

  Hukuğun işlevi

Hukukçu ve hukuk felsefecilerine göre, hukuğun gerçekleştirmek durumunda olduğu üç işlev vardır:

1- Egemen gücün istediği ve belirlediği nihai bir durum ya da hedefe ulaşmak. Örneğin sosyalist hukuk sistemlerinde, hukuk çoğunluk sosyalist toplum amacı için bir araçtan başka bir şey değildir.

2- Hukuğun ikinci işlevi insanlar arasında bir çatışma olduğu her yerde, adalet dağıtmaktır.

3- Hukuğun üçüncü ve sonuncu işlevi insanlara yurttaşlarla ilgili beklentilerine makul sınırlar koyarak toplumsal çatışmaları çözmektir.

  Homo homini lupus est

İlk kez olarak Romalı ozan Plautus tarafından kullanılmış olmakla birlikte İngiliz filozofu Hobbes tarafından insanların haklarından bir kısmını toplumsal bir sözleşmeyle egemen bir yöneticiye devretmelerinden ve devletin kurulmasından önceki durumlarını insanların kendi çıkarlarını hayata geçirmek için her yola başvurma tavırlarını ifade etmek üzere yeniden ortaya çıkarılan ve insanın, insanın kurdu olduğu anlamına gelen Latince deyim.

  Holizm

Bütüncülük. Genel olarak, canlıyla cansız, organikle inorganik faaliyet arasında gerçek, temel ve indirgenemez bir farklılık bulunduğunu; canlı organik bütünleri oluşturan parçaların bütün içinde, bütünün dışında olduğundan daha farklı bir biçimde fonksiyon gösterdik­lerini; bir fenomeni anlamak için, onu bütün­lüğü içinde, yani onun bir parçası olduğu bütünü anlamak gerektiğini; ve dolayısıyla bütünün her zaman öğelerinin yalın topla­mından daha fazla bir şey olup, karmaşık bir fenomenin, salt onu meydana getiren öğelerin analizi yoluyla anlaşılamayacağını savunan anlayış, yaklaşım ve öğreti.

Sosyolojide, top­lumsal grup ve kurumların veya bizzat top­lumun kendisinin ayrı ve kendisine özgü bir bütünselliği olduğunu ve onun salt bireysel bileşenlerinin incelenmesi suretiyle anlaşıla­mayacağını öne süren görüş, ya da yakla­şım. Toplumsal bir araştırmanın konusunun, bireysel eylemler değil de, bütünler olması gerektiğini savunan ve Comte, Durkheim ve Lovy-Strauss gibi düşünürler tarafından benimsenen yaklaşım, toplumların bütünler olarak görünmeleri gerektiğini çünkü birer bütün olarak toplumların bireylerin özellik ya da karakteristikerinden türetilemeyen özelliklere sahip olduğunu ve dolayısıyla analizin bireylerin davranışlarından değil de büyük ölçekli kurumlarla bu kurumlar arasındaki ilişkilerden başlaması gerektiğini söyler.

  Hipotez

Bilim ya da metodolojide, gözlemlenen olgularla ve olgular arasındaki ilişkilerle ilgili açıklama taslağı ya da belirli olgulara ilişkin geçici bir açıklama işlevi gören öner­me ya da kabul. Olguları açıklama gücüne sahip görünen ve deney yoluyla sınanmaya elverişli bir yapıda olup, ilgili olgular ya da veriler tarafından desteklenebildiği gibi, ret de edilen önerme.

  Hiper

Batı dillerinde en üstün, en yüksek en üstte olmaklık bildiren önek.

  Hiççilik

Genel olarak tanrının var oluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkanını, tarihin mutlu sonunu yad­sıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüş. Genel bir psikolojik ya da felsefi hal olarak hiççilik, tüm ahlâki, dini, siyasi ve toplumsal değerden yoksun olma, varlık / yokluk, gerçeklik / gerçekdışılık, doğru / yanlış, bilgi / kanaat türünden tüm ayırımları yadsıma durumu ve tavrını, ifade eder.

Buna karşın, siyaset alanında hiççilik, her tür toplumsal düzenin kötü olup, yıkıl­ması gerektiğini öne süren, egemen bireyin özgürlüğü adına, otoritenin zorbalığına karşı çıkan tavırda ifadesini bulur.

  Hellenistik Felsefe

Kent devletinin sona erdiği M.Ö. 323 yılıyla Hellenistik çağın son büyük imparatorluğunun Roma’nın bir parçası olduğu M.Ö. 30 yılı arasındaki dönemin felsefesine verilen ad.

Bu dönemde yer alan dört büyük felsefe okulu sırasıyla, Akademi, Peripatetik okul, Epikürosçu ve Stoacı okuldur. Bu dört okuldan, hazcı ahlâkı ve Tanrı’nın evrene müdahalesini reddeden varlık görüşüyle Epiküros felsefesi, daha ağır basan ve döne­me çok büyük ölçüde damgasını vuran felsefe olmuştur. Amaçlı bir evren anlayışıyla en yüksek insani iyi olarak, aklın doğru ve yerinde faaliyetine duyulan inanç ise, en güçlü ifadesini Stoacılarda bulmuştur. Stoacıların görüşlerinde somutlaşan bu amaçlı evren görüşü, son çözümlemede Sokrates’ten miras alınan bir görüş olarak Epiküros’un varlık görüşüyle karşıtlık içindedir.

Bu dönemde ortaya çıkan başka bir felse­fe okulu da, dogmatik oldukları gerekçesiyle tüm felsefelere ve özellikle de Stoacı felse­feye gösterilen tepkiyle seçkinleşen, kuşku­culuk olmuştur. Nihayet dönemin sonlarına doğru, Poseidoinos Panaetios ve Antiokhos, Stoa felsefesini Platon ve Aristotelesçi öğretilerle birleştirmeye çalışmıştır.

Hellenistik felsefenin en önemli özelliği, bu felsefenin konularını mantık fizik ve etik şeklinde düzenlemesidir. Mantık, Aris­toteles’ten miras alınan bir tavırla, bilgi teo­risini de kapsayacak şekilde, doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi ve felsefenin vazgeçil­mez aracı olarak görülmüştür. Nitekim, bu anlayışın bir sonucu olarak, özellikle Stoacı­lar mantık alanına çok önemli katkılar yap­mışlardır. Aynı şekilde, fizik de arka planda kalıp, yalnızca etik için bir temel ve hazırlık olma fonksiyonunu yerine getirmiştir. Bun­dan dolayı, bu dönemde filozoflar, fizik ya da varlık alanında yeni teoriler geliştirmek yerine, Sokrates öncesi doğa filozoflarının görüşlerini aynen benimsemişlerdir. Bu bağlamda, Stoalıların Herakleitos’un fiziği­ni Epiküros’un ise Demokritosun atomcu görüşünü pek büyük bir değişiklik yapma­dan benimsediğini söylemekte yarar vardır.

Hellenistik felsefede ön plana çıkan çalış­ma alanı ya da disiplin, etik olmuştur. Bunun nedeni, bireyin amacına ulaştığı, iyi bir yaşam sürdüğü, kendisini her bakımdan evinde gibi hissettiği kent devletinin yıkıl­ması, kent devletinin yerini alan imparator­lukla birlikte, bilinen dünyanın sınırlarının genişlemesi ve bireylerin kaçınılmaz bir bi­çimde dünyaya topluma ve kendilerine ya­bancılaşması, yalnız ve başıboş kalmasıdır.

Böylesi bir toplum düzeninde, felsefeden beklenebilecek tek şey, ilgisini birey üzerin­de yoğunlaştırması, bireyin felsefeden bek­lediği yol göstericilik görevini yerine getir­mesidir. Bu dönemde, felsefenin herkesçe kabul görmüş amacı, insanı mutlu bir yaşa­ma ulaştırmak, bireye güven ve bilgelik ka­zandırarak, onun yaşadığı yabancılaşma ve yolunu kaybetmişlik duygusunu aşmasını sağlamaktır. İşte bundan dolayı, Hellenistik dönemin en. büyük ve en önemli iki sistemi olan Epikürosçulukla Stoacılık kişisel bir ahlâk üzerinde yoğunlaşmışlar, siyasi ya da toplumsal düzenle ilgili problemlere pek az önem vermişlerdir. Bir tinsel bağımsızlık ve kendi kendine yetme idealini ön plana çı­kartan iki akımın da ahlâkı, fiziklerinin kat­kısız materyalizmini yansıtacak şekilde doğalcı ve ‘bu dünyacı’, yani içinde yaşadı­ğımız dünyayla, bu dünyadaki yaşam ve değeri temele alan bir ahlâk anlayışıdır.

  Hellenik felsefe

M.Ö. altıncı yüzyılın başlarında M.Ö. 323 yılına dek sürmüş olan Yunan felsefesi.

Felsefe, felsefenin doğuşu için, yüksek bir refah düzeyiyle merak olmak üzere, iki koşul arayan Aristoteles’in yorumuna uygun olarak, çeşitli yolların kesiştiği bir kavşakta bulunan ve özellikle ticaret yoluyla zengin­leşmiş olan Milet kentinde başlamıştır. Kişi­nin merak duyması, kendisine sunulanla ye­tinmeyip, şeylerin niçin oldukları gibi olduklarını anlamaya çalışması gerektiğini söyleyen ikinci koşul da Miletli filozoflarda varolmuştur. Miletliler Doğu düşüncesinden etkilenmiş olsalar da, Yunan mitolojisinin sunduğu açıklamayla yetinmemiş, varlıkla­rın niçin oldukları gibi olmaları gerektiğini anlamaya ve açıklamaya çalışmışlardır.

Bundan dolayıdır ki, felsefe, felsefi düşü­nüş öncesindeki insanın yaptığı gibi, gör­mek ya da inanmakla ilgili bir konu değil­dir. Felsefe merak etmekle, düşünmekle, kısacası akıl ile ilgili bir konu, gözle görü­len varlıkların meydana getirdiği çokluğun gerisinde gizli olan birliği, görünüşün arka­sındaki gerçekliği aramakla ilgili bir faali­yet olarak ortaya çıkıp gelişmiştir. Daha ön­ceki düşüncenin dini düşünceyle ve pratik ihtiyaçlarla karıştığı yerde, Hellenik felsefe daha çok dini ya da mitolojik düşünceden kopuşun sonucunda, yalnızca insan aklına dayanan bağımsız bir düşünce faaliyeti ola­rak başlamıştır.

Hellenik felsefe, üç döneme ayrılabilir:

1- Doğa Felsefesi. Bu dönemde yer alan filo­zoflar, felsefenin üç temel konusu olan var­lık, bilgi ve değerden birincisini, yani varlık konusunu ele almışlar, varlıktaki değişme­yi, varlığın nedenlerini, doğadaki çokluğun kendisinden türediği birliği, yani arkhe ko­nusunu araştırmışlardır. Doğa felsefesi dört okul ya da problem çerçevesi içinde ele alı­nabilir:
a) Thales, Anaximandros ve Ana­ximenes’ten oluşan maddeci, birci Milet Okulu.
b) Matematiksel çalışmalarıyla seç­kinleşen ve felsefede, formu, yapı ve işlevi ön plana çıkartan Phytagorasçı Okul.
c) Daha çok birlikten çokluğa geçiş ve dolayısıyla, değişme problemi üzerinde durmuş olan Herakleitos ve Parmenides.
d) Dünya­daki apaçık değişme olgusunu Parmeni­desin varlıkla ilgili görüşleriyle uzlaştırma­ya çalışmış ve bu çerçeve içinde, varlığın temeline birden çok arkhe yerleştirmiş olan çokçu filozoflar: Empedokles, Anaksagoras ve Atomcular.

2- İnsan Üzerine Felsefe. Yunan felsefe­sinde, M. Ö. V. yüzyılın ortalarıyla birlikte, doğa felsefesinin yerini, pratik felsefe olarak da tanımlanan, insan üzerine felsefe almıştır. Bu dönemde filozoflar, düşüncelerini insa­nın kendisiyle yaşamına yöneltmişlerdir. Bundan dolayı, bu tür bir felsefe, insanın kendisiyle, doğası, değerleri ve yetileriyle, onun doğadaki yeriyle ilgili olan, insanın başka insanlarla olan ilişkilerini konu alan bir felsefedir. İnsan üzerine olan bu felsefe­nin temelinde yer alan motif, doğa felsefe­sinde olduğu gibi, saf merak olmayıp, insan yaşamının ve insanın eylemlerinin nasıl iyi­leştirilip, geliştirilebileceğini bulma şeklinde ortaya çıkan pratik bir motiftir.

Hellenik felsefedeki bu değişimin toplum­sal, siyasi ve felsefi nedenleri vardır, Buna göre, bu çağda felsefenin merkezi olan Atina’nın toplumsal yapısı bozulmuş, kent, göz kamaştırıcı bir refah döneminin ardın­dan, M. Ö. 431 yılında, otuz yıl sonraki yıkı­lışını hazırlayan, uzun ve zorlu bir savaşa gir­miştir. Savaş yenilgisinin ardından, Atina, bir de veba salgının tüm dehşetini yaşamıştır. Bundan dolayı, Atina artık yüksek bir refah düzeyi olan bir kent olmaktan çıkarak, insan yaşamıyla ilgili problemlerin kendilerini çok daha derinden hissettirdiği bir kent olup çık­mıştır.

Öte yandan, Yunan felsefesinde, felsefe­nin merkezi olan Atina aynı zamanda, yurt­taşların yöneticilerini seçmekle kalmayıp, kendilerinin de siyasal yaşama etkin bir bi­çimde katılabilecekleri küçük bir demokra­siydi. İşte bu durum, siyasal yaşamın gerisin­de yatan ilkeler ve kişinin siyasal yaşamda başarılı olmasını sağlayacak sanatlar hakkın­da daha çok şey öğrenme arzusunu güçlen­dirmiştir. Yine, doğa felsefesinin, ortalama insanın bakış açısından iflas etmiş olduğunu söylemek gerekir. Başka bir deyişle, ortala­ma aydının bakış açısından, doğa filozofları­nın aynı konuda karşıt görüşlere ulaşmaların­dan dolayı, doğa felsefesi hepten anlamsız ve gereksiz hale gelmiştir. Bu tür bir felsefenin iki temsilcisi vardır: Sofistler ve Sokrates.

3- Sistematik Dönem. Hellenik felsefenin son dönemi, eleştirici bir felsefeden oluşan sistematik dönemdir. Yunan felsefi düşünce­sinin ulaştığı bu düzeyde, Platon ve Aristo­teles, insanın bilgiye ulaşırken kullandığı güç ve yetilerin güvenilirlik ve yeterlilikle­rini sorgulamaya başlamıştır. Bilgimiz, ger­çekte neye dayanmaktadır? Bilgilerimiz du­yularımıza mı. yoksa aklımıza mı dayanmaktadır? Duyularımızın bizi gerçek­likle ilişkiye sokabileceğinden emin olabilir miyiz? Zihinsel faaliyet ve işlemlerimiz gü­venilir mi?

Bu dönemin iki büyük filozofu olan Pla­ton ve Aristoteles, felsefelerinde, kendileri­ne dış dünya hakkında düşünme ve spekü­lasyonda bulunma izni vermezden önce, yetilerimiz, zihinsel faaliyetlerimiz ve iş­lemlerimizi çözümlemek ve sınamadan ge­çirmek gerektiği inancıyla, işe bu soruları sorarak başlamışlardır. Yine, aynı dönemde, Yunan felsefesinin ilk iki döneminde, doğa ve insan konularında elde edilen bilgiden de yararlanan Platon ve Aristoteles, tarihin ta­nıdığı ilk ve en büyük felsefe sistemlerini kurmuşlardır. Bu dönem, nihayet, bilimsel araştırmayla felsefe faaliyetinin, eğitim ve Öğretimin kurumsal bir nitelik kazandığı dönem olmuştur. Bu çağda, eğitim ve araş­tırma faaliyeti için, Platon Akademiyi, Aris­toteles de Liseyi kurmuş ve faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

  Hegemonya

Bir toplumda hakim sınıf ya da yönetici sınıfın iktidarını doğal ve meşru göstermesi, kendi sınıfsal çıkarla­rını evrensel çıkarlar olarak ifade etmesi du­rumu; Marksist teorisyen Antonio Gramsci tarafından kapitalist bir toplumda, yönetici sınıfın ideolojisini kitlelere çok büyük bir çoğunlukla güce hiç başvurmaksızın empo­ze edişini açıklamada kullanılan kavram.

Marx’ın tarihsel materyalizminde orta­ya çıkan hegemonya kavramı esas Antonio Gramsci’nin çalışmalarıyla daha büyük bir önem ve anlam kazanmıştır. Burjuva hege­monyasının en önemli aracının sivil toplum olduğunu öne süren Gramsci’ye göre, hakim sınıfların tahakkümü, güç kullanımı ya da doğrudan kontrolden ziyade, bağımlı sınıf ya da kümelerin rızasıyla sağlanır. Hakim sınıf alternatif bakışları, farklı söy­lemleri dışlar ya da marjinelleştirirken, belli düşünce ve bakışlar üretip, onları yerleşik hale getirir. O, burjuva kapitalizminin inanç sisteminin, söz konusu ideolojinin ilkelerini kitleler için özlenen idealler olarak veya şeylerin doğal düzeni diye takdim eden sa­natlar ve kitle iletişim araçları tarafından iletildiğini savunur.

Gramsci’nin düşüncelerinden yola çıkan yapısalcı Marksist teorisyen Louis Althus­ser ise hegemonyayı açıklarken, Batı top­lumlarının çok çeşitli “ideolojik devlet ay­gıtları” (İDA) ile “baskıcı devlet aygıtı” (BDA)’ndan meydana geldiğini söyler. Ona göre, hakim sınıfın ideolojik ilkelerini, gün­delik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelecek şekilde topluma yaymak, İDA’ların, yani eğitim sisteminin, sanatların, kitle ileti­şim araçlarının görevidir. İDA’ların amacı­na ulaşamamaları durumunda. BDA yani hükümet, polis ve ordu, düzeni şiddet ihtiva eden yollarla oturtmak ve yerleştirmek için vardır.

Postmodernist düşüncede, hegemonya kavramı Ernest Laclou ve Chantal Mouffe tarafından yeniden ele alınıp gözden geçiril­miştir. Buna göre, hegemonyanın olumsal doğasını vurgulayan düşünürler, Marksist teorinin aşikar başarısızlıklarını tashih etmek üzere geliştirilmiş bir şey olduğuna işaret ederler. Klasik Marksist teorinin köşe taşlarından birini oluşturan tarihsel zorunlu­luğa göre, işçi sınıfının sonunda kendisini sömürenlere karşı ayaklanmaları gerekmek­tedir. İşte hegemonya bunun niçin gerçek­leşmediğini açıklarken klasik Marksist ta­rihsel zorunluluk anlayışını kuşkulu hale getirir. Onların gözünde hegemonya çoğul­cu bir Marksizmin geliştirilmesine duyulan ihtiyacın bir kanıtı olmak durumundadır.

  Hegel eleştirisi

Felsefe tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Hegelin fel­sefesinin şu ya da bu yönüne, örneğin tarih­sel determinizmine veya idealizmine, idea­list tarih diyalektik anlayışına karşı çıkan düşünürlerin gerçekleştirdikleri Hegel karşıtı kritik.

Birçok filozofu çok derinden etkilemekle birlikte, sert eleştirilerin de hedefi olan Hegel’i ve felsefesini herhalde en ağır eleş­tiren filozof, Hegel çağı diye nitelenebile­cek bir dönemde Kierkegaard olmuştur. Ki­erkegaard Hegel ‘i her şeyden önce, bireyi tümden unutan, onu bütün içinde bir nokta, önemsiz bir uğrak haline getiren, nesnel ve evrensel bir sistem inşa ettiği için eleştirir. Nitekim, o gerçekliğin oluşum ve gelişimi sürecinde bir uğrak olmayı şiddetle redde­der.

Hegel’in nesnel idealist sisteminde, tam ve hakiki tek bir gerçeklik vardır; bu ger­çeklik de, rasyonel olanın gerçek ve gerçek olanın da rasyonel olmasından dolayı, İdea veya Geist’e, Mutlak Tine tekabül eden ras­yonel bütündür. İşte bu gerçeklik görüşünce, her şey bütünle ilişki içinde ve bu ilişki sayesinde varolur. Kierkegaard’a göre, on­~arca kaygı içinden bir kaygıyı ve en önemsiz duygularımızdan birini ele alalım. Bu duygu, Hegel’in sisteminde sadece bütünün, benim hayatım olan bütünün bir parçası ola­rak varolabilir. Ama benim hayatımın da yine, ait olduğum kültürle, bir yurttaşı oldu­ğum ülkeyle, icra ettiğim iş ya da meslekle ilişki içinde varolduğu unutulmamalıdır. Öte yandan, devletle olan ilişkimin ve bu devletin de sadece büyük bir tarihsel sürecin kendisini bu süreçte açımlayan İdea ya da Geist’in bir parçası olduğunu hesaba kat­mak gerekir. Hayli kuşatıcı olan bu sistem­de, böylelikle, her şeyi ihtiva eden somut bir tümel kavramına erişiriz. En sıradan duygu­dan, tüm diğer somut tümellerin, örneğin sanat eserlerinin, halkın, devletin kendisinin bir parçası oldukları tümel İdeaya kadar gidebiliriz. Biricik gerçeklik ezeli-ebedi ger­çeklik olduğu için bu tümel İdea şeylerin başlangıcında da varolmuştur, onların sonu­nun geldiği zaman da varolacaktır.

Varoluşla sistemin çelişik olduğuna, Hegel’in tek kişiyi ortadan kaldırdığına ina­nan Kierkegaard, bu sistem içinde bir uğrak, bir nokta olmayı kabul etmez; evren­sel gelişme düşüncesine düşman ve yabancı olan filozof, bir nokta, bir uğrak değil, fakat kendisidir. “Yahu, bu adam burnunu da sürmez mi?” dediği Hegel’in bütünü aradığı, nesnellik ve evrensellik için yanıp tutuştuğu yerde, Kierkegaard Öznelliği, bireyselliği öne çıkarır, zira ona göre, bir sistem veya bir bilgi sistemi tarafından hiçbir şekilde kavranamayacak olan şeyler vardır. Ona göre, bir insan hemen her şeyi soyutlayabi­lir, onları bir soyutlamayla ifade edebilir, fakat kendisini asla soyutlayamaz: “Kendi­mi, uykuda bile unutamam.”

Kierkegaard, Hegel’in her şeyi açıklama teşebbüsüne karşı, şeylerin açıklanmak yeri­ne, yaşanması veya deneyimlenmesi gerek­tiğini söyler. Bundan dolayı, felsefesinde doğa bilimindeki nesnel, evrensel, zorunlu doğrular aramaya kalkışmak yerine, hakika­tin öznel, tikel ve kısmi olduğunu öne sürer. Ona göre, egzistansın bir sistemi olamaz, dolayısıyla tercihimizi varoluştan, nesnel değil de, öznel hakikatten yana kullanacak­sak, sistem düşüncesinden, tıpkı kendisinin yapmış olduğu gibi, uzaklaşmamız gerek­mektedir, çünkü sistemle düşünmek, bütün Danimarka’yı çok küçük Ölçekli bir Avrupa haritasıyla dolaşmaya benzer.

Kierkegaard Hegel’i yine, sisteminde iç ve dış dünyalar arasında bir ayrım yapmadı­ğı, ve özgürlük duygusuna hiç yer vermedi­ği için eleştirir. Özgürlüğü insanın büyüklü­ğünü ve ihtişamını meydana getiren şey olarak gören Kierkegaard’a göre, Hegel in­sanı dünya tarihinin bir aracı haline getir­miş, onu güya materyalist bir determinizm­den kurtarırken, tinsel bir determinizme tutsak etmiştir. Başka bir deyişle, Hegel bi­reysel varoluşun somutluğunu kavramlar alanına özgü birtakım soyutlamalarda orta­dan kaldırmıştır. Kavramsal bir şema da fiili bir durumu değil fakat bir imkanı tem­sil ettiğine göre, bireyin bu imkanı gerçek­leştirip gerçekleştirememesi, kavramlara değil, fakat bireye bağlıdır. Şu halde, her şe­yin başı sonu varolan bireydir; nitekim, o en sonunda dayanamayıp “Hegel’in sistemi­nin gerisinde ne vardır?” diye sorar. Hegel’in her şeyi kuşatan sisteminin gerisinde, devasa bir sistem inşa etmeye çalışan bir birey, varoluşu ve sistem özlemiyle bütün sistemi yanlışlayan Hegel vardır.

  Hegelcilik

Hegel’in ve öğrencilerinin geliştirdiği öğreti. Hegelci düşünce geleneğinin. fi­lozofun bakış açısı, metafizik görüşü ve diyalektik anlayışının, metafizik, estetik, si­yaset, toplum teorisi, teoloji ve din felsefesi alanında, Hegel’den sonra yaşamış olan çe­şitli düşünürler ve araştırmacılar tarafından benimsenmesi suretiyle sürdürülmesi.

Sistematik olarak sınıflandırıldığında, Almanya içinde ve dışında Hegelcilik olarak ikiye ayrılır.

1- Almanya’daki Hegelcilik üç ana başlık altında ifade edilebilir:
a- Rozenk­ranz, Fischer ve Zeller tarafından temsil edi­len birinci akım, yani Ortodoks Hegelcilik, Hegelci görüşü hiçbir değişikliğe uğratma­dan aynen sürdürür.
b- Yeni-Hegelcilik ola­rak bilinen ve bir yandan Hegel’in idealiz­mini sürdürürken, bir yandan da devleti en yüce amaç olarak gören Kroner ve Lie­bert’in temsil ettiği yaklaşım.
c- Hegel’in di­yalektik yöntemini ve oluş kavramını benimserken, idealizmini yadsıyan, Feuerbach ve Marx’ın yaptığı gibi dini, Stirner’ın yap­tığı gibi yerleşik kurumları eleştiren sol He­gelcilik.

2- Almanya dışında ise Hegelcilik İtal­ya’da Benedetto Croce ve Giovanni Genti­le, İngiltere’de Francis Bradley ve Bernard Bosanquet, ABDde ise Josiah Royce tara­fından çok güçlü bir biçimde temsil edilmiş­tir. Fransa’da ise varoluşçu bir Hegel yoru­mu geliştiren Jean Wahl’den Alexander Koj ve bir yandan Hegel ile Heidegger’in düşüncesini birbirleriyle uzlaştırmaya çalışır­ken, diğer yandan Phanemonolagie’yi insa­nın her türlü yabancılaşmadan kurtuluşunu ilan eden bir bildiri olarak yorumlamıştır.

Hegelcilik tarihsel gelişimi içinde ele alındığında, onda bu kez dört ayrı evreyi birbirinden ayırmak gerekir.

1- Bunlardan birincisi Hegelci Okul içinde Hegelin sağ­lığında başlayarak 19. yüzyılın ortalarına kadar süren ve üçlü bir bölünmeyle sona eren çekişme dönemidir. Sağ ya da muhafa­zakar Hegelciler diye bilinen ve doğrudan Hegel’in Öğrencilerinden oluşan bir grup Hegelciliğin İncil öğretisine ve muhafa­zakar politikalara ters düşmediğini savunur­ken, genç ya da Sol Hegelciler diyalektiği hareket ve değişme ilkesi olarak yorumla­mış, siyasal ve kültürel gerçekliğin değişi­mini amaçlamıştır. Bunların dışında kalan merkez grup ise Hegel’in sisteminin oluşu­muyla ve mantık problemleriyle ilgilenmiş­tir.

2- 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılla­rına kadar olan ikinci evrede ise Hegelcilik Almanya dışında yayılmış ve ortaya çıkan Yeni-Hegelcilik daha ziyade mantığa ve di­yalektiği yenileme işine ağırlık vermiştir.

3- Yirminci yüzyılın başlarından Hegelciliğin Almanya ‘da yeniden canlanması, Hegelcili­ğin tarihindeki üçüncü evreyi meydana geti­rir.. Dilthey’ın Hegel’in gençlik dönemi ya­zılarını ortaya çıkarmasından sonra yaşanan bu canlanma döneminde filoloji ve tarihsel araştırmalar öne çıkmış, Hegel’in düşüncesi Aydınlanma ve romantizm çerçevesinde ele alınmıştır.

4- İkinci Dünya Savaşına rastla­yan son dönemde ise Marksist araştırmaların yeniden canlanması, Marx-Hegel karşı­laştırmalarının gündeme gelmesine ve özellikle siyasal-toplumsal problemler üzerinde durulmasına yol açmıştır.

  Haz

Genel olarak, hoşa giden bir şeyin yarattığı, uyandırdığı duygu. Acı­nın karşısında yer alan ve psikolojik bir olgu olarak, hoşumuza giden ve bizi çeken bir şeye sahip olmaktan doğan tatlı ve keyif ve­rici duyum. Bir arzunun, isteğin tatmin edil­mesinin ya da ihtiyacın karşılanmasının so­nucu olan duygu. İradi bir tercihin hayata geçirilmesinden kaynaklanan hoşnutluk duygusu.

  Hareket

Hareket, sosyal bilimlerde, belli bir alan­da belli bir değişikliğin yapılmasını isteyen bireylerin ya kendi başlarına ya da belli ki­şilerin önerliğine gerçekleştirdikleri toplu gösteriye belli bir sonuca erişmek isteyen­lerin örgütlü topluluğuna karşılık gelir.

  Hakikat Rejimi

Fransız düşünürü Foucault’un her toplumun hakikatle ilgili bir genel politikası, yani doğru diye kabul edip fonksiyonel hale getirdiği söylem tipleri, in sana doğruyla yanlış önermeleri birbirinden ayırma olanağı sağlayan mekanizmaları ve örnekleri, değerleri hakikate ulaşma hedefi­ne göre ayarlanmış teknik ve prosedürleri olduğu, her toplumda doğru sayılan şeyi söylemekle yükümlü olanlara belli bir statü verildiği görüşünü ifade ederken kullandığı terim.

Bilginin bu hakikat rejimi açısından ele alınmak durumunda olduğunu, hakikatin ik­tidarın hiçbir şekilde dışında olmadığını öne süren Michel Foucault’ya göre, hakikatin bir ekonomi politiği vardır. Söz konusu ekonomi politiği belirleyen beş temel özellik bulun­maktadır. Bu özelliklerin başında, hakikatin bilimsel söylem formunda ifade edilip, onu üreten kurumlarda merkezleştiği gerçeği gel­mektedir. Yine hakikat, sürekli bir ekonomik ve politik teşvike konu olduktan başka, sınır­sız bir yayılma eğilimi sergiler ve tüketim objesi olur. Ve yine hakikat, Poucault’ya göre, egemen birkaç büyük ekonomik ve po­litik aygıtın, örneğin üniversite, ordu ve med­yanın politik tartışma ve toplumsal planda karşı karşıya gelmeleriyle ilgili bir sorun ya da konudur.

Bu bağlamda, bilginin üretildiği toplu­mun bir güç ilişkileri evreni olduğunu öne süren ve dolayısıyla, gücü epistemik strateji olarak tanımlayan Poucault, gücün söylen­mesi, yapılması gereken şeyi engellediğini ve söylenebilecek şeyi seçtiğini öne sür­müştür. Başka bir deyişle, bilgi güç ilişkisi düzenleyici türden bir ilişki olup, pratikte görülebilir. Ona göre, bilgi, güç kullanımı olmadan, tanımlanmamış, belirsiz ve form­suz bir şeydir. Bilgi, politik ekonomi, söy­lem formasyonu ve politik teknoloji olup, bilmek de yargıda bulunma ve egemenlik altına alma gücünü kullanmaktır. Bundan dolayı, Foucauw’ya göre, güç olmadan bilgi, bilgi olmadan da güç olamaz. Bilgi güç, güçte bilgidir.

  Hak

İnsan varlığına, bir kimseye var olan yasalarla, evrensel beyannameler ya da en azından sözlü bir gelenekle tanınan belli şekillerde hareket etme özgürlüğü, yetkisi ya da imkanı. İnsana Tanrı, kral, yasa, toplumsal bilinç ya da gele­nek gibi bir otorite kaynağı tarafından veri­len, desteklenen, kutsanan yetki, özgürlük ya da ayrıcalık. Bireylere toplumsal ilişkiler ve ahlâki bakımından tanınan davranış özgürlü­ğü.

Hak biraz daha özel olarak da, toplumsal bir çerçeve içinde, hukuki düzenin, insan açısından korunmaya değer çıkarları koru­yabilmek amacıyla insanlara tanıdığı yetki şeklinde tanımlanabilir.

Hak kavramını açıklayan üç ayrı öğreti­den söz edilebilir. Bunlardan birincisi olan irade teorisine göre, hak, hukuki düze­nin insana tanıdığı irade gücüdür. İkincisi olan çıkar teorisi ne göre ise, hak hukuki düzenin koruduğu çıkardan başka bir şey değildir. Bu iki teorinin eksiklerini gidere­rek bir sentezini yapmış olan karma teori açısından ise hak, hukuki düzenin kişiye, sahip olduğu çıkarı koruması için tanıdığı irade gücüdür.

Haklar çeşitli şekillerde sınıflanabilir. Her tür sınıflamanın başında gelecek hak türü, doğal halda belirlenir. Buna göre, doğ­rudan doğruya insan doğasından çıkan ve bir insan varlığı olma olgusu tarafından ön­görülen hak ve özgürlüklere doğal haklar adı verilir. Bunlar, her zaman ve her yerde geçerli olan haklardır. Doğal haklar, bir başkasına devredilemeyecek ve hiçbir şekil­de vazgeçilemeyecek hak ve özgürlükler olarak anlaşılır. Bu hakların en belli başlıla­rı, yaşam, özgürlük, eşitlik, mutlu olma, ça­lışma gibi haklardır.

Öte yandan, kabul edilmiş standartlara uyduğu, Tanrı’nın isteklerine uygun düştüğü, ideallerimizi somutlaştırdığı; başkalarının çı­karlarına zarar vermediği; ve nihayet kendi­lerinin ahlâki değerleriyle ilgili sağlam ka­nıtlar bulunduğu için belli eylem ya da faaliyetleri gerçekleştirme hakkına, ahlâki hak adı verilir.

Üçüncü olarak kişinin siyasi iktidarın kullanımına katılma amacına yönelik seçme, seçilme, siyasi parti kurma, ve partilere girme, siyasi iktidarı eleştirme, sansüre ya da kovuşturmaya uğramama gibi haklarına, siyasi haklar adı verilir. Buna karşın, bir toplumun yurttaşlarına, o toplumun hukuki ya da yasak oyucu güçleriyle verilen haklara. vatandaşlık haklan adı verilmektedir. Öte yandan, iyi bir eğitim, sağlık, meslek sahibi olma uygun bir yaşam standardına ulaşma, baskı altında tutulmama, fırsat eşitliği gibi bireylere toplum tarafından sağlanan temel hak ya da ideallere insan hakları adı veril­mek durumundadır.

Yine, hukuki sistemi, ithamlara karşı sa­vunma, başkalarını suçlama, başkaları kar­şısında korunma, yasaları değiştirme gibi iş­lerde kullanma, bütün bu konularda yasa karşısında eşit muameleye tabi olma türün­den haklara ise hukuki haklar adını verme­miz gerekir.

Haklara, son olarak, kişinin belirli yaşam alanlarının gizli tutulması amacına hizmet eden ve onun maddi ve manevi varlığıyla il­gili olup, bu varlığın geliştirilmesini hedef­leyen kişisel haklan örnek verebiliriz. Bu hakların belli başlıları arasında konut doku­nulmazlığı, haberleşme özgürlüğü, özel ya­şamın gizliliği. yerleşme ve seyahat Özgür­lüğü din ve vicdan düşünce ve ifade, bilim ve sanat özgürlüğü verilebilir.

  Hadis

Hz. Muhammed’in değişik olaylar ve problemler karşısında inananları aydınlatmak, Kuranın bazı ayetlerini daha açık bir dille ifade etmek için söylediği sözler bütünü.

Dini bir bilim olarak hadis, bu çerçeve içinde, Peygamberin sözleri ile davranışları­nı, eylemlerini aktaran bilgileri derleyen, bu bilgileri yazılı bir biçimde düzenleyip sınıf­landırarak inceleyen bilim dalına karşılık gelir. Zira, Kuran’da Hz. Muhammed’in ki­şiliği Müslümanlara örnek olarak gösterildiği için, onun yolunu izlemek, Allah’ın sevgi ve bağışını kazanmanın önkoşulu sayılmış ve bu durum Müslümanlar arasında inanç, ahlâk, ibadet gibi konularda Kuran’dan sonra hadisleri ikinci kaynak olarak benimsemele­rine yol açmıştır. Buna göre, hadis Hz. Muhammed’in sözlerini toplar, sınıflandırır ve Peygambere atfedildiği halde, gerçekte ona ait olmayan hadisleri belirlemenin yöntemini geliştirir.

  Hannah Arendt

1906-1975 yılları arasında yaşamış, Alman asıllı kadın felsefeci ve siyaset bilimci. Temel eserleri: The Origins of Tatalitarianism [Totaliterliğin Kökenleri], The Human Condition [İnsanlık Durumu], On Revolution [Devrim Üzerine] ve On Violence [Şiddete Dair].

Çok çeşitli konuları kapsayan yapıtlarında, herkesin katılımına açık özgür bir kamusal alan kavramının ağır bastığı bir siyaset teorisi geliştiren Arendt ününü daha çok on dokuzuncu yüzyılda totaliterliğin doğuşunu emperyalizmin yükselişine ve antisemitizme, totaliterliğin güç kazanmasını da, geleneksel ulus devletinin çözülmesine bağlayan görüşüne borçludur.

Arendt, başta kamusal alanla özel alan arasındaki sınırların yok olup gitmesi, ekonomik ilgi ve çıkarların hayatın tüm boyutlarını tehdit etmeye başlaması problemi olmak üzere, modern toplumun çeşitli hastalıklarına ciddi bir teşhis ve güçlü bir analiz getirmiştir. Başka bir deyişle, o atomcu, yabancılaştırıcı ve sorumluluğu dağıtıcı eğil imleriyle, insan yaşamının kendisinde anlamsız hale gelip, özgürlüklerin ortadan kalktığı totalitarizm için mümbit bir toprak oluşturan modern kitle toplumunun sıkı bir eleştirmenidir. O bu eğilimleri dengelemek veya onlara bir set oluşturmak üzere, kamusal yaşamın sosyal ve ekonomik yaşamdan ayrılması gerektiğini öne sürmüştür. Arendt bu bağlamda, yani kamusal yaşamın nasıl olması gerektiği konusunda Yunan polisine ve başlangıç dönemi itibariyle Amerika Birleşik Devletleri ‘ne bakmıştır. Çünkü bu toplumlarda birey ya da yurttaşlar topluluk ya da cemaate hizmet için yarış ederler.